Sahibine yönelen bir silah olarak sayısal veri

Doç. Dr. M. Emin Babacan / İbn Haldun Üniversitesi
07.04.2018

Demokrasi kavramının kendisi ile ilgili tartışmalar devam ederken, sosyal medya platformları hangi boyutlarıyla demokrasi kültürünü geliştirmektedir? Bu ve daha birçok soruya ilişkin somut herhangi bir veri yokken, sosyal medyanın demokrasi kültürünü geliştirdiğini söylemek, “big brother”ı görmezden gelmek demektir.



Son çeyrek yüzyılda dijital teknolojilerin, özellikle sosyal medya platformlarının yaygınlaşması ile birey ve topluma ilişkin hemen her kavram anlam değişimine uğradı. Bireyin gerek moral ve psikolojik hinterlandında gerekse sosyalleşme, özgürlükler, demokrasi gibi toplumsal ölçekte ilişkili olduğu her şey yeni bir araca ve zemine transfer oldu. İletişim teknolojilerinin yeni formu olan sosyal medyada söz konusu bu transfer, aktüel bazı yeni tartışma alanlarını da açmış bulunuyor. Bu tartışmaların hiç kuşkusuz en önemli başlıklarından birisi, bizde henüz yeni olmakla birlikte, “bigdata” denilen büyük veri veya dijital ortamda üretilmiş olan sayısal veri meselesidir. Büyük veri, internet tabanlı bütün platformlarda kullanıcı pratiklerinin toplamından elde edilen sayısal veri olarak tanımlanabilir.

Bir süredir, fert ve toplum kaynaklı olması bakımından kendi üretimimiz olan dijital (sayısal) veri ve bu verinin yine “biz”imle ilgili boyutunda ciddi sorunlar yaşamaktayız. Kendini kullanıcısına beleş (!) olarak sunan sosyal medya platformları; bedel olarak bizden kendimizi, emeğimizi ve mahremiyetimizi istemektedirler. Duygu, düşünce ve kararlarımızla içerik üreterek sosyal medyaya hayat vermemizi beklemektedirler. Bu isteklerini çoğunlukla bize rağmen, fakat bizim için yapmaktadırlar. Bunları bizden, daha çok özgürleşmemiz, herkesten ve her şeyden bağımsızlaşmamız, temel haklarımıza daha kolay ulaşmamız ve psikolojik tatmin elde etmemiz gibi iştah kabartıcı teklifler karşılığında istemektedirler. Hem de iletişim araçları etrafında, birey-toplum, iktidar-sermaye zemininde gerçekleşen yüzyıllık bir birikim olan medyanın ekonomi politiği tartışmalarına rağmen! İletişim araçlarının birey ve toplum zemininde önemli ölçüde sosyal sermaye kaybına neden olan araçlar olduğu tartışmalarına rağmen! Medyanın iktidar ve sermaye seçkinlerinin ideolojik araçları olarak işlev gördüğünü, aynı zamanda popüler kültürün, tüketim kültürünün üretim ve tüketiminin en önemli dolaşım aracı olduğuna ilişkin önemli bir literatürün varlığına rağmen! 

Verilerin güvenirliği 

Başka bir ifade ile günümüzde karşı karşıya olduğumuz hakikat; kendi ürettiğimiz silahın, sahibine doğrulması ve bizi vurmasıdır. Bunun en yakın örneği son günlerde haberlere konu olan Cambridge Analytica isimli bir şirketin Facebook’ta bir kişilik testi yazılımı üzerinden 50 milyondan fazla Amerikalının Facebook bilgilerine ulaşması gösterilebilir. Şirketin elde ettiği bu veriyi Amerika’daki son başkanlık seçimlerinde (Kasım 2016) Trump lehine siyasal yönlendirme ve manipülasyon amaçlı kullanması, sosyal medya verisinin güvenirliği ve mahremiyetini yeniden tartışmaya açtı. Bu tartışmanın kuvvetle muhtemel en önemli yanı Amerika’da Trump sonrası bir türlü netleşmeyen siyasal süreçler ve kimin iktidar olacağı hususu ile ilgili olmasıdır. Zira sosyal medya verilerinin ticari şirketler, reklam-PR firmaları, siyasal partiler, ideolojik çevreler, insan, madde, organ vb. kaçakçısı mafya- organizasyonları tarafından ve hatta bilimsel olmak gibi daha birçok amaçla elde edilebildiği veya satın alınabildiği bilinmektedir. Bununla birlikte mesele sadece Amerika’da olup bitenler etrafında tartışılacak sınırlı bir konu değildir. Bir yönüyle hepimizi, sosyal medya kullansın veya kullanmasın, internet tabanlı herhangi bir teknoloji kullanan herkesi yakından ilgilendiren bir konudur.

Big Brother’a ne oldu?

İnternet merkezli bütün pratiklerimizde; satın alma, eğitim, eğlence, sosyal medya vb. mutlaka geride izler bırakırız. Bu izler, birikerek büyük verileri, bigdataları oluşturur. Bunun teorik olarak ne anlama geldiğini bilenlerimiz olmakla birlikte, çoğunlukla geride bıraktığımız izlerin akıbeti ile ilgili zihnimizi çok fazla yormuyoruz maalesef. Zihnini yoranlarımız çoğunlukta olsaydı eğer, her gün Instagram, Facebook, Twitter ve Youtube’da milyar-larca gereksiz içerik kolayca üretilmezdi. Başka bir ifade ile bilerek veya bilmeyerek-düşünmeyerek hepimiz el birliğiyle sosyal medyaya içerik üretmekteyiz. Ürettiğimiz her içerik-buna bir “like” bile dâhildir- bize dair geride izler bırakır. Kim olduğumuz, nelerden hoşlandığımız, siyasi, dini, ideolojik eğilimlerimiz, alışveriş tercihlerimiz vb. hemen her şey hakkında bize ilişkin önemli ipuçları sunar. Umursamadığımız, çoğunlukla görmezden geldiğimiz söz konusu bu küçücük detaylar, yani dijital ortamdaki ayak izlerimiz, günümüzde bize karşı kullanılabilen en etkili silah olabilmektedir. Siyasal tercihlerimizden, estetik beğenilerimize kadar birçok konuda kendi bireysel tercihlerimizi özgürce(!) yaptığımızı düşünürken, aslında daha önce bıraktığımız izlerimizden bize ilişkin hazır, verili bir ortamda kendimizi bulabiliriz.

20. yüzyıl sosyal bilimler literatürü büyük ölçüde modernizm ve kapitalizmin birey ve toplum hayatındaki kurumsallaşmış eleştirisi ile doludur. Özellikle kitle iletişim araçları ile “panaptikon”dan “sinoptikon”a, yani gözün, gözetlemenin iktidarına geçişin teorisi yerli, yabancı literatürde önemli bir yekûn tutmaktadır. Bireyin gündelik hayatın hemen her anında gözetim ve denetim altında olduğu; algı, düşünce ve tutumların büyük ölçüde kitle iletişim araçları üzerinden biçimlendirildiği yaklaşımı, geçen yüzyılın hâkim perspektifini oluşturmaktadır.

Durum böyle iken, internet ve özellikle sosyal medya teknolojisinin yaygınlaşmasıyla, bu yeni teknolojiye son derece pozitif bir anlam yüklendi. Bu anlamda temel insan haklarının, düşünce ve fikir özgürlüklerinin, demokrasi kültürünün en önemli unsuru olduğu her platformda vurgulandı. Her bireyin kendi sosyal medya profili ile bütün iktidar türlerini aştığını, ürettiği içeriğin “yurttaş gazeteciliği” kavramsallaştırması ile toplumsal hareketler bağlamında çok önemli bir işlev gördüğünü vb. uzunca bir süredir düşünüyor, okuyor ve izliyoruz.

Burada bir çift söz de bu alanlarda yazan, söz söyleyen fikir, düşünce ve entelektüel çevreye etmek gerekmektedir. Zira yeni iletişim teknolojile-rine, sosyal medyaya ilişkin görece bu naif algının oluşmasında ortaya çıkan literatürün önemli ölçüde katkısı bulunmaktadır. Örneğin sosyal medya platformlarına ilişkin hakim literatür, sosyal medyanın demokrasi kültürünü geliştirdiği yönündedir. Gerçekten böyle midir? Sosyal medyanın demokrasi kültürüne hangi ölçüde katkısı vardır? Demokrasi kavramının kendisi ile ilgili bütün dünyada son yıllarda tartışmalar sürgit devam ederken, sosyal medya platformları ne kadar ve hangi boyutlarıyla demokrasi kültürünü geliştirmektedir? Bu ve daha birçok soruya ilişkin somut herhangi bir veri yokken, görece erken sayılabilecek bir dönemde sosyal medyanın demokrasi kültürünü geliştirdiğini söylemek, “big brother”ı görmezden gelmek demektir.

Sahiden “big brother”a ne oldu? Başka bir ifade ile geçen yüzyılda her taşın altından çıkan “bigbrother” dijital devrimle birlikte nereye kayboldu? Sosyal medya ile bireyin elde ettiği zafer sonrasında her şeyden vazgeçerek, kendini ölüme mi terk etti? Geçen yüzyılda her alanda gelişen endüst-rinin kitle iletişim araçları marifetiyle birey ve toplum hayatına karabasan gibi çöken gölgesi son mu buldu? Kapitalizm artık daha fazla kazanamayacağını anlayıp iflas mı ilan etti?

Bütün bu sorulara anlamlı cevaplar bulmadan, gelişen teknolojiyi salt olumlayan ve her şeyiyle alkışlayan bir yaklaşımla bugün olup biteni kavrayamayız. Geçtiğimiz günlerde The Economist’in kapağına taşıdığı “Socialmedia’s threat to democracy” demokrasiye sosyal medya tehdidi konusunun ciddi biçimde tartışıldığı bugünlerde, sosyal medyanın gerçekten ne’liğine odaklanan çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Son olarak yanlış giden bir şeyler olduğunu düşünerek, teknoloji ile kurduğumuz ilişkinin bir kez daha gözden geçirilmesine şiddetle ihtiyacımız vardır.

emin.babacan@ihu.edu.tr