Dünyanın hakaretini işittiğim yazımda, “PKK sıkıştığı için mi ateşkes istiyorsunuz?” diye sormuştum. 

Hafızasız bir toplum olduğumuz için hatırlatmakta yarar var...

Hatırlayalım:

BDP (şimdinin HDP’si) 2011’in Ekim ayında, Süleymaniye’ye gitmiş, Talabani’yle görüşmüştü.

Haber, gazetelere şu başlıkla yansıdı: “BDP’nin sınır ötesi ateşkes harekâtı...”

Haberde, BDP’li Selahattin Demirtaş, Ahmet Türk, Gültan Kışanak ve Aysel Tuğluk’un Süleymaniye’de Talabani ile bir araya gelecekleri, ateşkes konusunu masaya yatıracakları bildiriliyordu. (Kuzey Irak’ın çapulcularına başkanlık eden işbu sosyalist zatla bir araya gelmelerini sadece ideolojik yakınlıkla mı açıklamalı?)

Görüşmeden nasıl bir sonuç çıktı hatırlamıyorum ama aynı heyet daha önce İstanbul’da Mesut Barzani ile bir araya gelmiş, yine ateşkesi konuşmuşlardı. (O zamanlar hiç değilse Barzani’yle, Talabani’yle filan görüşüyorlardı. Şimdi hem paralelcilerle, hem de PYD üzerinden NATO ve Avrupa Birliği’yle görüşüyorlar. Canları sıkıldıkça da Türkiye’ye karşı NATO’yu göreve çağırıyorlar. Niye? Türkiye PKK’ya silah bıraktırmak istiyormuş!)

Devam edelim hatırlamaya:

BDP’nin Talabani seferinden hemen sonra, Güneydoğu’dan 750 sivil toplum kuruluşunu temsilen bir heyet Ankara’da Meclis’te grubu bulunan partileri ziyaret etti ve “acil ateşkes” istedi.

Peki, ateşkes için bu acil gayret neyin nesiydi?

Ne olmuştu?

HDP ya da BDP, neden “ille de ateşkes isteriz, ille de çözüm isteriz” diye yollara düşmüştü?

Şu yüzden:

Örgüt, Kazan’da ciddi zayiat vermişti. Kandil’e düzenlenen hava operasyonlarıyla sınır ötesindeki “lojistik yolları” tamamen kapanmıştı. Her gün bölgeye terörist cesetleri geliyordu. Örgüt dağılma noktasına gelmişti. Müntesipler arasındaki panik havası telsiz konuşmalarına bile yansıyordu. Çünkü örgüt, her şey normale dönerken (dönecekken), müzakere masasını devirmiş ve “Silvan sürecini” başlatmıştı... (Silvan’da, uyuyan askerleri diri diri yakmıştı.) Arkasından, Hakkari ve Çukurca saldırılarını düzenlemişti. Kendince bir hamle yapmış ama kaybetmişti.

Soru şu:

PKK, demokratik açılımlara ve müzakerelere rağmen, niçin “zımni saldırmazlık anlaşmasını” bozmuştu? Niçin bu hamleye gerek duymuştu?

Bu işten anlayan stratejistlerin yorumu şuydu: PKK, Hakkâri ve Şırnak’ta racon kesiyordu, bu iki kente el koymuştu. Bu hâkimiyetini bütün bölgeye yaymak istedi. “Demokratik özerklik” ilanı ve KCK’nın faaliyetleriyle (yani, muhtemel bir halk hareketiyle), bu girişimin başarıya ulaşacağını düşündü. Fakat iki temel hata yaptı. Birincisi, “müzakereleri sabote eden taraf” etiketinin ağırlığı altında ezileceğini düşünemedi. İkincisi, devletin gücünü hafife aldı...

PKK, 2011 yılında denediği ve altında kaldığı girişimi, Dolmabahçe mutabakatından sonra tekrar sahneye koydu... Savaşı bütün bölgeye yaymak istedi ama bir kez daha yenildi. Sur’da, İdil’de, Silvan’da, Nusaybin’de ağır kayıplar verdi. Diğer illerde başlayacak operasyonlarla bu kayıplar artarak devam edecek...

Dün, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ı dinledim: “Çözüm” diyordu, “operasyonlara son verilmelidir” diyordu.

Devrimci halk savaşını kaybettiler, PKK kan kaybediyor, fezlekeler kapıda, utanmadan “çözüm” diyorlar.

Kendisi anlatsın: “Çözüm süreci bizler açısından bir lüks değil, bir zorunluluktur. Öyle Cumhurbaşkanı dolaba koydu, buzluğa koydu diye de bitecek bir süreç değildir...”

O zaman başa dönüp tekrar soralım:

PKK sıkıştığı için mi “çözüm” istiyorsunuz?

Daha önceki iki ateşkes sürecini savaş hazırlığı yaparak geçirdiniz. Bölgeyi “silah deposu” haline getirdiniz. Yeniden güç tesis etmek için mi çözüm diyorsunuz?

Çözüm süreci sizin açınızdan bu kadar değerliydi de, niye masayı devirip kaçtınız, niye bu kadar insanın öldürülmesine neden oldunuz?