Dün, Anayasa Mahkemesi Başkanı değerli Zühtü Arslan konuştu ve tutuklu gazeteciler hakkında aldıkları “hak ihlali” kararını savundu.

Tabii ki savunacaktı. “Yanlış yaptık, acele davrandık” diyecek hali yoktu...

Fakat konuşması, nasıl derler, biraz sıkıntılıydı...

Mahkemesine yönelik polemik çabalarını eleştirirken, hiç de gerekmediği halde polemik yaptı ve başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, “hak ihlali” kararını eleştirenlere ağır ithamlarda bulundu.

Hemen dikkatimi çeken bir hususu aktarayım:

Muhatabı belirsiz konuşmalarda kullanılan çoğul eki, nasıl derler, rahatsız ediyor... Biraz kaypak güreşmek gibi geliyor bana... Hem koordinat belirterek ağır ithamlarda bulunacaksınız, hem de çoğul ekinin arkasına gizlenerek muhatabınızın kimliğini karartacaksınız, muhatabınızı yok saydığınızı ima edeceksiniz.

Zühtü Bey de çoğul ekinin arkasına gizleniyor.

Ne o öyle, “yapanlaaarrr”, “diyenleeerrr”, “iddia edenleeerrr?”

Kimin ne yaptığı, ne dediği, neyi iddia ettiği açık ve seçik ortada değil mi Zühtü Bey?

Neden isim zikrederek, “O iş sizin zannettiğiniz gibi değil. Bir karar aldıysak, bu gerekçelerle aldık, bu maddeye dayanarak aldık” demeyi tercih etmiyorsunuz da, bir tür “yok sayma” tutumunu benimsiyorsunuz? Yakışıyor mu koskoca Anayasa Mahkemesi Başkanı’na?

Nihayetinde, sizin de buyurduğunuz gibi, kimse bir masuniyete sahip değildir, icabında mahkeme kararları da eleştirilebilir, eleştirilmelidir.

İşte, Can Dündar ve Erdem Gül hakkında aldığınız kararı eleştiriyoruz; “esas”a girme hakkınız olmadığı halde, esasa girerek henüz duruşması bile yapılmamış bir yargılamayı etkilediğinizi iddia ediyoruz.

Baskıdan yakınıyorsunuz...

Sizin tutumunuz da, bir tür “mahkemeye baskı” değil mi?

Kaldı ki, “AYM’nin, gerekçesini yazmadan karar açıklaması anayasaya aykırıdır” tespiti size ait. Hangi gerekçeyle o iki gazetecinin salıverilmesi gerektiğine hükmettiniz?

İşte bir eleştiri daha:

Mahut “hak ihlali” kararınız, bir “mahkeme kararı” değildir.

Bir tür “ombudsman kararı”dır... “Bireysel başvuru”yu değerlendirme yetkinizi kullanarak, bir “görüş” bildirdiniz. Nihayetinde bir “görüş”tür bu... Yargılamayı siz yapmıyorsunuz, lehte ve aleyhte delilleri siz değerlendirmiyorsunuz... Aldığınız kararın, bir mahkeme kararı sayılmayabileceğine (olmayabileceğine) ilişkin böyle onlarca örnek sıralanabilir... Geçmişte, parti kapatma davalarına baktınız ve bir karar ortaya çıkardınız. “mahkeme kararı” budur ve elbette herkesi, her kurumu bağlamaktadır. Ama, ombudsman kararı yahut görüşü sayılabilecek (bağlayıcı olmayan) değerlendirmelerinize uymak zorunda değiliz. Saygı duymak zorunda hiç değiliz.

Bir de buyuruyorsunuz ki, “Mahkememizi talimatla karar veriyor gibi gösteren haber ve kurumları kınıyorum...”

Siz kınamaya devam edin de, kamuoyunun ağzı torba değil...

Bir yabancı devlet yetkilisi (ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden) Türkiye’ye gelip, “Can Dündar” konulu seri temaslarda bulunuyor... Toplantı yaptığı gazetecilere “Yakında Can Dündar’ın durumunu düzeltecekleri” müjdesini veriyor. (Gevşek ağızlı gazeteci Kadri Gürsel bu görüşmenin detayını yazdı...) Sonra gidip, aynı Can Dündar’ın oğluna, “Senin baban bir kahramandır yavrum” diyor. 

Derken, eski Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanı çıkıyor, Can Dündar’ın salıverileceğini neredeyse “garanti” gördüğünü söyleyen bir “açık mektup” yazıyor; “hak ihlali”ne karar veren bazı Anayasa Mahkemesi üyelerinin o Cumhurbaşkanı döneminde atandığını ima eden birtakım örtük laflar ediyor.

Kamuoyu da haklı olarak soruyor: “Anayasa Mahkemesi etki altında kalmış mıdır?”

Bu soruyu da mı sormayalım Zühtü Bey?