Her 24 Temmuz'da yüzlerce, "Gazeteciler gününüzü ve Basın Bayramınızı tebrik ederiz" mesajı alıyorum.
Hem de muhafazakârlardan!
Bu gafleti "esefle" karşılıyor ve kahroluyorum!
Ya, biz ne zaman şuurlanacağız?
30 yıl boyunca üzerimizden silindir gibi geçmişler. Dinimizi ve geçmişi unutmamız için ne gerekiyorsa yapmışlar!
Ama Allah, dinimizi ve tarihimizi doğru olarak öğrenme fırsatını tekrar ihsan etmiş!
Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu hâlâ anlayamamışsak, "Şükrederseniz nimetimi artırırım; nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir" ve "Emr-i ma'rûfu bırakırsanız, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve dualarınızı kabul etmez" şeklinde haber verilen felâketleri beklemek zorundayız.
Öncesini geçtim; son 24 yıldır "24 Temmuz"un, Abdülhamid Han düşmanlarının "bayram"ı olduğunu öğrenememişsek ne zaman öğreneceğiz?
BİZ NEDEN BU HALE GELDİK?
Bir milletin en büyük gücü millî hafızasıdır. En büyük gafleti ise bu hafızadan mahrum kalmasıdır.
Haçlı Siyonist ittifak bunu çok iyi bilmektedir. Bu yüzden kendilerinin zulüm ve katliamlarla dolu tarihlerini itinayla yaşatıyorlar. Ama bize gelince, kendilerine "medeniyet" götüren ecdadımızı öğrenmemize "gericilik" diyorlar.
Üstelik de bizden en fazla sakladıkları tarihimiz, bize en yakın olan dönemdir.
Çünkü bu dönemlerde, Haçlı Siyonist operasyonlar yoğunlaşmıştır.
İçten dıştan entrikaların "cinnet" halini aldığı yıllar ise Sultan Abdülhamid Han dönemidir. Topu topu 150 yıl öncedir ama yaşananların hiçbiri "doğru" olarak bilinmemektedir. Çünkü o operasyonların tarihini, operasyoncular yazmış; dost düşman birbirine karışmıştır!
ABDÜLHAMİD HAN DEMOKRAT, İTTİHATÇILAR KOMİTACI İDİ
30 Mayıs 1876 tarihinde tahta çıkan Sultan Murad Han, İngiliz maşası Midhat ve Hüseyin Avni Paşaların, amcası Sultan Abdülaziz Han'a yaptığı vahşilikleri duyunca dehşete düşmüş; saltanatı sadece 3 ay sürmüştü.[1]
Bu gelişme, hesapta olmayan Abdülhamid Efendi'ye Saltanat yolunu açmıştı.
Bu yüzden işini sağlama almaya çalışan Mason Midhat Paşa, Sadrazam Rüşdi Paşa ile birlikte Veliaht Abdülhamid Efendi'yi Maslak'taki çiftliğinde ziyaret ederek "pazarlık" yapmıştı! Midhat Paşa'nın "Meşrutiyet'i ilân edecek misiniz" sorusuna, "Bütün mesuliyeti Meclis alacağından Meşrutiyet benim işime gelir. Ancak siz hazır mısınız" şeklinde karşılık vermişti.[2]
Nitekim 31 Ağustos 1876 tarihinde tahta çıkan Abdülhamid Han hemen "Kanun-i Esasî Encümeni" (Anayasa Komisyonu) kurulması talimatı vermişti.
"Osmanlı memleketinde bulunan milletlerin her biri, kendi dilini öğrenmekte serbesttir" mealinde maddeler bulunan taslak, Midhat Paşa'nın "113. Madde" ısrarı yüzünden bir türlü bitmiyordu![3]
Zira, sittin sene Sadrazamlıkta kalacağını ve Padişahın yetkilerini kullanacağını düşünen Paşa "Hükümetin emniyetini ihlali sabit olanları, Osmanlı Devleti dışına sürmek Padişah'ın yetkisindedir" fırkasını ısrarla istiyordu!
Neyse ki, Abdülhamid Han'ın meseleye el atmasıyla Kanun-i Esasî tamamlanmış ve 23 Aralık 1876 günü I. Meşrutiyet ilân edilmişti.
"24 TEMMUZ" ABDÜLHAMİD HAN'A DARBENİN İLK ADIMIDIR!
Ancak 115 üyesinin 46'sı gayrimüslim ve sadece yüzde 40'ı Türk olan ilk Meclis'in ilk icraatı Osmanlı'yı Ruslarla harbe sokmak olunca 13 Şubat 1878 günü Meclis'i kapatarak Osmanlı'yı uçurumun kenarından almıştı.
Tahta çıktıktan tam 530 gün sonra "Sultan" olabilen Abdülhamid Han kendi stratejisini uygulayarak 30 yıl, bir karış toprak kaybetmeden devlet yönetmişti.
Ancak bütün hesapları ters dönen Haçlı Siyonist ittifak, hazırladığı uzun vadeli bir plânı, Osmanlı'yı kurtaracak(!) kişilerden oluşan İttihat ve Terakki Cemiyeti üzerinden yürütülen operasyonlar sonucunda II. Meşrutiyet'i 24 Temmuz 1908 tarihinde ilân ettirmişlerdi.
Bu, bir demokratikleşme hareketi değil, Haçlı Siyonist İttifak'ın sömürü ve entrikalarına çomak sokan Sultan Abdülhamid Han'ı devirme projesinin ilk adımıydı.
Son adım "31 Mart Vakası" denilen "İttihat Terakki tiyatrosu" ile atılmış ve Abdülhamid Han 28 Nisan 1909 günü tahttan indirilmişti.
"24 Temmuz" o kadar hain bir adım idi ki, nihaî "darbe" için sadece 9 ay beklemiş olmalarına bile çok bozulmuşlardı.
Zira İngilizlerin II. Meşrutiyet ilanına verdiği desteğe teşekkür için "İngiliz Sefareti"ne giden Talat Paşa ve Rıza Tevfik kabul edilmemişlerdi. Sordukları her isim "Yok!" dedirtmişti!
Rıza Tevfik, bu soğukluğun perde arkasını, yıllar sonra gittiği Londra'da, "Yok" dedirtenlerden Lord Nicholson'a sormuş ve şu cevabı almıştı:
"Desteklediğimiz Jön Türkler'den büyük bir netice bekliyorduk. 'İhtilâl (Meşrutiyet) olacak, Sultan da Hilafet de alaşağı edilecek' diye düşünüyorduk. Fakat ihtilâl yaptınız ama Sultan da Hilafet de yerinde duruyor."
Tevfik Bey'in, "Hilafet, Büyük İngiliz Devleti'ni neden bu kadar şiddetli ilgilendiriyor" sorusuna verilen tokat gibi cevap ise şöyleydi:
"Dostum! Biz Mısır'da ve Hindistan'da Müslümanları etki altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık ama muvaffak olamadık. Hâlbuki Halife? Yılda bir defa selam-ı şahane ve Kur'an gönderiyor, bütün Müslümanları hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor."[4]
ASIL SANSÜRCÜ KİM?
33 yıllık saltanatında bir tane "idam fermanı" imzalamamış olan dünyanın en merhametli Sultanına "Kızıl Sultan" diyen kızıl vicdanlılar için gerekçeye ne hacet ama "sansürcü" çamurunu niye attıkları da ayrı bir hıyanettir.
Çünkü İngiliz Siyonist ittifak, Müslüman Türk milletini ancak cahil bırakarak ve doğru yoldan saptırarak yıkılabileceğini çoktan keşfetmişti. Nitekim Vehhabîlik, Kadiyanîlik, Selefîlik gibi İngiliz fitnelerinin Müslümanlar arasında karşılık bulması, din cehaletinden kaynaklanıyordu.
Bu hıyanetin farkında olan Halife Abdülhamid Han, Müslümanların İslâmiyet'i doğru öğrenmesi için elinden geleni yapıyordu. Bu yüzden dinî kitaplar bir ilim heyeti tarafından incelendikten sonra basılıyordu. "Sansür" lakırdılarının sebebi de buydu!
Hakeza, İttihatçı gazetelerin "Buharî'yi yaktırdı" iftiraları üzerine de sürgündeki doktoru Atıf Bey'e, "Piyasadaki Buharî-i şerifler hatalı idi. Mısır'da bulduğumuz sahih nüshayı getirtip bastırdım" demişti. Ebu'l-Hüseyn Yûnînî'nin hazırladığı bu nüsha, en sahih Buharî olarak bilinmektedir.
Ama İttihat ve Terakki kurucularından Tunalı Hilmi, 3 Mart 1924 günü "Hilafet kaldırılmalı" konuşması yaparken bile hâlâ, "Abdülhamid Buhari'yi yaktırdı" iftirasını tekrarlıyordu.[5]
Çirkin bir "sansür" kurgusu da, Sultan Abdülhamid Han'ın dağ köylerine kadar katır sırtında dağıttırdığı "Mızraklı İlmihal" üzerinden yürütülmüştü.
Jön Türkler "Abdülhamid, Mızraklı İlmihali toplattı" diyor; ama sebebini asla söylemiyordu!
Oysa Fatih Sultan Mehmed Han'ın hocalarından Muhammed bin Kutbuddin-i İznikî Hazretleri'nin yazdığı bu eserin 74. sayfasındaki "Elfaz-ı Küfr" bahsinin 14. satırına korsan olarak, "Bir kimse zalim bir kimseye (Abdülhamid Han kastediliyor) 'adil' dese kâfir olur" cümlesi eklenmişti. "Mızraklı İlmihali toplattı" yaygarasını çıkaranlar, bu iftira cümlesini oraya sokan sahtekârlardı![6]
ASIL "SANSÜR"Ü İTTİHATÇI YÖNETİM ESTİRMİŞTİ!
Her yıl "24 Temmuz'da, basın özgürlüğü başladı" masalı dinliyoruz!
24 Temmuz 1908'deki Meşrutiyet ilânından sonra hâlâ "Sultan" olan Abdülhamid Han hakkında her türlü iftira ve çirkin hakaret için gerçekten nihayetsiz bir "hürriyet" vardı! Halife ve İslâmiyet hedef alınıyor, ağır iftiralar atılıyordu.
Hakaretler hakkında hiçbir hukukî işlem yapılmıyordu. Meğer "Halife'ye ve Müslümanlara küfretme hürriyeti" getirmişlerdi! Abdülhamid Han hakkında öyle iğrenç karikatürler yayınlanıyordu ki, Avrupa'da olsa bunların sorumluları doğduğuna pişman edilirdi. Azınlık gazeteleri de ayrımcı manşetler atıyordu. Bu başıboşluğa ise "Hürriyet" deniyordu!
Gazeteci kisveli İngiliz maşası Abdullah Cevdet, "Sultan Hamid hakkında 100 yalan uydurdum. 'Harbiye talebelerini ayağına taş bağlayarak Sarayburnu'ndan denize attılar' yalanıma ben bile inandım" diyerek, marifetini(!) anlatmıştı.[7]
Bu yalanlara inanan darbeciler, Abdülhamid Han'ı devirdikten sonra gazetelere, "İstibdat devrinde ailesinden akıbeti meçhul olanlar varsa bildirsin" diye ilân yayınlamıştı ama tek isim verilmemişti.[8]
İttihatçıların basın özgürlüğüne bakın ki, Cemal Paşa, Bahriye Nâzırlığı yıllarında üstelik de sosyalist bir Meşrutiyetçi olan Nüzhet Sabit'in, kendisini eleştiren yazısını okuyunca hemen Polis Müdürü'nü aramış ve "Bu muharriri tevkif etmelisiniz" talimatı vermişti![9]
Asla tahammülleri yoktu. Küçük bir eleştiride bulunan yazarlar "komitacı" yöntemlerle uyarılıyordu! Akıllanmazsa derhal "fedailer" devreye giriyordu!
Abdülhamid Han'ı "istibdatçı" ithamıyla devirenler, görülmemiş bir "istibdat" sergiliyordu.
Nitekim tehditlere rağmen İttihat ve Terakki'yi eleştirmeye devam eden Serbestî gazetesi başyazarı Hasan Fehmi Bey, 6 Nisan 1909 akşamı öldürülmüştü.
"DARBE" NASIL "BAYRAM" OLDU?
Tarihî gerçekler böyleydi ama her şeyi ters çevirmişlerdi!
İttihat Terakki'nin devamı olmakla övünen CHP, Abdülhamid Han'a darbe olan 24 Temmuz gününü, "Gazeteciler ve Basın Bayramı" ilân etmişti!
Güya "sansür" kalktığı için bayram yapıyorlardı!
Yerseniz!
Yemedik mi?
"Takrir-i Sükûn Kanunu" ile basını kim susturdu?
Her yıl "24 Temmuz" günü, Dolmabahçe Sarayı bahçesinde toplanan çoğu muhafazakâr(!) meslektaşlarımız, o sarayın sahibi olan Abdülmecid Han'ın oğluna yapılan darbeyi, serin boğaz keyfiyle kutlamaktadır!
Tıpkı İngilizler gibi...
Yazıklar olsun!
[1] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kayserili Ahmed Paşa, Belleten, Sayı: 28, Ankara 1943, s. 330.
[2] Lütfü Simavi, Devr-i İnkılâp, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul 1336, s. 92-93.
[3] Mehmed Zeki Pakalın, Son Sadrazamlar ve Başvekiller, c. I, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul 1939, s. 34.
[4] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, TEV Yayınları, İstanbul 2007, s. 136.
[5] TBMM Zabıtları, 2. Dönem, 2. Yasama Yılı, 2. Birleşim, 3 Mart 1924, Cilt 7, s. 33.
[6] İsmail Kara, Derin Tarih, Sayı: 77, Ağustos 2018, s. 36-40.
[7] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı'nın Çöküşü, Timaş Yayınları, İstanbul 2019, s. 23.
[8] Refik Halid Karay, Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayınları, İstanbul 1996, s. 224-226.
[9] Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Pozitif Yayınevi, İstanbul 2022, s. 18.