Son yirmi yılda Türkiye'nin toplumsal çehresini değiştiren en somut göstergelerden biri de araç sayısındaki devasa artış oldu.
2004 yılında yaklaşık 10 milyon olan toplam motorlu kara taşıtı sayısı 2026 yılı Mart sonu itibarıyla 34 milyonu geçti.
Vatandaşlarımız haklı olarak özel araç sahibi olmak ve ailesiyle konforlu seyahat etmek istiyor. Ancak bu yaklaşım, toplumsal düzlemde ağır bir maliyeti de beraberinde getiriyor.
Elimizdeki veriler bu durumu çarpıcı bir tezatla önümüze koyuyor. Avrupa Birliği ortalamasında 1000 kişiye düşen otomobil sayısı 560 bandındayken, Türkiye'de bu rakam 2025 sonu itibarıyla 392'dir. Trafik odaklı düşündüğümüzde, ortadaki tezat belirginleşiyor. Türkiye'deki araç yoğunluğu büyükşehirlerde öbeklenmiş durumda.
İstanbul özelinde baktığımızda, 16 milyonu aşan nüfusun ve 5 milyonu geçen aracın yarattığı baskı, fiziksel sınırları çoktan aşmıştır. Bir İstanbullu bugün yılda ortalama 150 saatini trafikte hiçbir yere gitmeden, sadece bekleyerek kaybediyor.
Bu noktada araç sahipliğinin getirdiği "özgürlük" algısının, aslında bizi nasıl tutsak ettiğini de tartışmalıyız. Bireyselleşme arzusuyla yöneldiğimiz özel araç kullanımı, toplu taşıma kültürümüzü zayıflatıyor. Öte yandan kent içi stresi, gürültüyü ve sosyal gerilimi de tırmandırıyor. Trafikte geçirilen sürenin artması, doğrudan yaşam kalitemizin düşmesi demektir.
Eğer şehirlerimizi araçlara göre değil de insana göre yeniden tasarlamazsak, kazandığımızı sandığımız o "konfor", bizi birbirimizden ayıran ve sosyal hayatımızı felç eden en büyük engel olmaya devam edecektir.
Modern dünyada kinayeli bir denklem var. Artık bir şehrin gelişmişliği, dar gelirlilerin bile araba kullanmasıyla değil yüksek gelirlilerin bile toplu taşıma kullanmasıyla ölçülüyor.
Yaya alanlarını genişletmek, çocuklara güvenli sokaklar sunmak ve toplu taşımayı medeni bir hak olarak yeniden kurgulamak zorundayız.
Bu durum toplum algısının tazelenmesi demektir. Toplu taşıma; çevreye saygının, kamusal hakkaniyetin ve şehir medeniyetinin bir göstergesi.
Dünyadaki kent içi karbon salımlarının büyük kısmı ulaşımdan kaynaklanıyor. Buradaki aslan payı ise bireysel araç kullanımına ait.
"Tasarruf az şeyi çoğaltır, israf çok şeyi azaltır" sözü tam da bu noktada anlam kazanıyor. Her bireysel araç, trafikte artan yoğunluk; her tercih edilen toplu taşıma aracı ise çok yönlü tasarruftur.
Aynı şekilde "vakit nakittir" anlayışıyla bakıldığında, hızlı, entegre, konforlu, güvenli ve erişilebilir toplu taşıma sistemleri ekonomik katkı demektir.
Trafiğin caydırıcılığı, sosyal hayatımıza egemen olmuş durumda. Sıla-i rahim, sanat ve kültür gezisi, bireysel faaliyet, toplu veya ikili buluşmalar, sportif aktiviteler ve daha bir dizi seyahati mecbur kılan eylemler; trafik yoğunluğu nedeniyle ya erteleniyor ya da iptal ediliyor.
Şehirlerimizi araçların park yeri olmaktan çıkarıp, insanların nefes aldığı, karşılaştığı, paylaştığı, kısaca sosyalleştiği mekanlar haline getirmek için ortak akıl ilkesinde buluşmak, taşımacılık sektörünün taleplerine ve toplum anketlerine müracaat etmek, yerel ve merkezi yönetim başta olmak üzere ilgili tüm kurum ve kuruluşlarla koordineli hareket etmek zorundayız.
Tabii burada en önemli iş yerel yönetimlere düşmektedir. Bugün İstanbul ve Ankara başta olmak üzere yaşadığımız sorun; CHP'li Büyükşehir Belediyelerinin yapmamış oldukları raylı sistem ve ulaşım yatırımları, bunlara entegre lastik tekerlekli toplu taşıma sistemleri ve otoparklardır.
Sorumluluklarını yerine getirmeyen duyarsız belediye yönetimleri, her geçen gün hayatı zorlaştırarak şehirlerimizi huzursuz hale getiriyor.
Trafik sıkışıklığını azaltmanın birinci yolu konforlu, güvenli, ekonomik toplu ulaşım sistemleri kurup, işletmek ve özel araçlı yolculuk yerine toplu taşımayı teşvik etmektir.