Betül Soysal Bozdoğan

betul.bozdogan@star.com.tr

Avrupa'nın hadsiz çıkışı ve ekümeniklik talebi

Avrupa Parlamentosu, iki gün önce 2025 Yılı Türkiye Raporu'nu oylayarak kabul etti.

Rapor, skandal ifadeler içeriyor. Skandal ifadesini kullanmamın nedeni; egemen bir ülkenin iç işlerine müdahale gayreti, AB uygulamalarındaki ideolojik bağnazlık ve çifte standartlar nedeniyledir.

Söz konusu belgede, Türkiye'ye yönelik talepler ve ciddi eleştiriler söz konusu.

Raporda, Gümrük Birliği'nin güncellenmesine şartlı destek dile getirilirken "Kıbrıs sorunu konusunda iki devletli çözümden vazgeçilmesi" çağrısı yinelendi. Rapor, Türkiye'nin, "Mavi Vatan" doktrinini ileri sürmesini, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi AB üyelerinin egemenlik haklarını ihlal olarak değerlendirdi ve bu durumu kınadı. Ve Türkiye'nin içişleri diyebileceğimiz başlıklara, CHP'ye ilişkin butlan kararı ve Adalet Bakanı Akın Gürlek'e yönelik bir dizi eleştiri dile getirdi. Ayasofya Camii'ni sorunsallaştıran rapor Ekümeniklik tanımının tüzel kişiliğinin kabul edilmesini talep etmekte ve sayısız hadsizliği satırlarına yansıtmaktadır.

Peki rapora ne tepki verildi?

Dışişleri Bakanlığı açıklama metninde, söz konusu raporun bazı Avrupa Parlamentosu üyelerinin ideolojik yaklaşımlarını yansıttığı ve Türkiye-AB ilişkilerinin stratejik öneminin arttığı bir dönemde yapıcı gündemi gölgelemeyi amaçladığı ifade edildi.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik ise, "Türkiye Cumhuriyeti Kabinesini, Adalet Bakanımız Sayın Akın Gürlek'i ve Kabinemizin herhangi bir üyesini saygısız bir dille hedef göstermek kimsenin haddi değildir. Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik haklarına saygı, bir tartışma konusu olamaz." dedi.

Rapor hakkındaki yorumumu, eleştiri ve talepler bağlamında iki başlığı öne çıkararak değerlendirmek isterim.

Mavi Vatan ve Yunanistan ile ilişkili konular bağlamında gündeme gelenler ve ikinci husus olarak da Ekümeniklik meselesi.

MAVİ VATAN'DAN TAVİZ BEKLENEMEZ!

Önce raporda geçen değerlendirmeleri aktaralım:

"Mavi Vatan Doktrini'nin teşvik edilmesinden üzüntü duyulmaktadır."

"Türkiye, Mavi Vatan Doktrini yoluyla AB üyesi devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmektedir."

"Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı deniz hukukuna uygun değildir ve üçüncü ülkeler açısından hukuki sonuç doğuramaz."

Rapordaki bu ifadelerle Türkiye'nin Mavi Vatan politikası ve Türkiye-Libya Mutabakatı hedef alınmaktadır.

Raporun 37'nci maddesinde ise Türkiye hakkında değerlendirmeler yapılıp talepler dile getiriliyor.

Türkiye, komşularına karşı daha yapıcı ve daha az iddialı bir politika izlemelidir.

Türkiye-Yunanistan diyaloğu sürdürülmeli ve Doğu Akdeniz'deki gerilim azaltılmalıdır.

Türkiye'nin, Yunanistan'ın Ege Denizi'nde kendi karasuları içerisinde kuracağı deniz parkına itiraz etmesinden üzüntü duyulmaktadır.

Türk balıkçı teknelerinin Yunan karasularındaki yasa dışı faaliyetlerinde artış olduğu belirtilmektedir.

Elbette raporda daha fazlası var.

Rapor esasen Türkiye'yi sığ bir anlayışa hapsetmek arzusunda. İstenilen; Türkiye tüm iddia ve haklarından vazgeçsin, talepleri emir telakki etsin ve denizlerde taviz vererek Rumların önünü açsın.

Türkiye Avrupa Birliği'ne girmek için milli tezlerinden vazgeçer mi? Erdoğan liderliğinde bir Türkiye, elbette Mavi Vatan'dan zerre miskal geri adım atmayacaktır.

Avrupa Parlamentosunda kabul edilen Türkiye raporu bazı gerçekliklerin, Avrupa'nın sabitesi olduğunu ispatladı.

Raporun bilinç altındaki zihniyetini Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in açıklamasından okuyabiliriz. Leyen yakın zaman önce, "Avrupa Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmamalıdır" ifadelerini kullanmıştı.

Tarihi travmalarını atlatamayan ve Türkofobi ile Türkiye'ye bakan Avrupa, ne yazık ki objektif bir konum alamıyor ve geleceğini kurgularken Türkiye'yi aynı safta istemiyor. Türkiye ile Batı çıkarları kapsamında iş birlikleri kurmayı tercih ederken Türkiye'nin önünü açacak hiçbir gelişmeye de alan tanımayacak bir yaklaşım sergiliyorlar.

Peki bu yaklaşımın farkında olan Türkiye nasıl pozisyon alıyor?

Bakınız, AP Türkiye Raportörü: 'Mevcut durumda Türkiye'nin AB adaylığı müzakeresi yeniden başlayamaz' ifadelerini kullandı.

Bu cümle Türkiye'de gündem oldu mu? Toplum endişeye kapılıp, bunu tartıştı mı? Tabi ki, bu ifadeler halkımızın umurunda bile olmadı. Çünkü Avrupa Birliği'nin Türk toplumunun gündeminden çıkalı on yıllar oldu. Avrupa'da olup da Türkiye de olmayan hiçbir şey yoktur. Türk halkı, açık konuşmak gerekirse; AB'nin bir Hristiyan kulübü olduğunu çok iyi biliyor. Kalabalık bir Müslüman nüfusun AB'ye girmesi demek seküler Avrupa toplumunun İslam ile daha çok temas etmesi ve Müslümanlığa geçişlerin artması demek. Avrupa bunu bir tehdit olarak algılıyor.

Avrupa'nın Türkiye'deki demokrasi, hukuk ve insan haklarına sayısız eleştiri getirmesi ise Türkofobinin kılıfı niteliğini taşıyor. Bu başlıklar ve fiziki koşullar bağlamında Türkiye'den çok geri ülkelerin AB'ye alındığı ve sayısız kere çifte standart uygulandığı çok açık bir realitedir.

Türk siyasetinin yaklaşımıma gelirsek; Türkiye uzun zamandır AB'ye angaje bir yaklaşımdan çıkıp çok yönlü ilişkiler ağı geliştirmiş ve bunda da başarılı olmuştur. Türkiye Avrupa ülkeleri ile ikili ilişkileri artırmış, Ortadoğu-Arap dünyası- Türkistan ve Afrika ile çok yönlü iş birlikleri üretmiştir.

AB adaylığı bu stratejinin sadece ve sadece bir ayağını temsil eder. AB adaylığı sürecinde ilerleyememek Türkiye için bir sürpriz veya sükut-u hayal değildir. Türkiye, geleceği; milli çıkarlarını inşa üzerine kurmaktadır.

Batı'nın sahte söylem ve eleştirileri bizi aşağı çekemez ancak bize daha fazla çalışma azmi ve şevki için katalizör etkisi oluşturabilir.

AVRUPA-ABD EKSENİNİN EKÜMENİKLİK HAYALİ

Gelelim ekümeniklik meselesine.

Avrupa Parlamentosu'nun yayımlanan Türkiye raporunda geçen şu ifadeler Türk toplumunda tepki oluşturdu.

"Ekümenik Patrik unvanının kamu kullanımı tanınmalı ve Patrikhanenin tüzel kişiliği kabul edilmelidir."

"Heybeliada Ruhban Okulu'nun yeniden açılması olumlu bir adım olacaktır."

"Ayasofya ve Kariye'nin kilise statüsü korunmalı."

"Türkiye, Batı Trakya'daki Müslüman azınlık konusunda AB üyesi devletlerin iç işlerine müdahale olarak yorumlanabilecek açıklamalardan kaçınmalıdır."

Raporda geçen bu cümleler, Türkiye'nin egemenlik haklarını sınırlandırma girişimidir.

Batı Trakya'daki Müslümanları tanımlarken Türk tanımını kullanmaktan kaçınan acizler bilsin ki; tarihi köklerimizle bağımızı kesecek bir güç daha dünyaya gelmemiştir.

Ayasofya Camii ve Kariye Camii yüz yıllarca Müslüman olarak yaşamış bu Türk yurdunda ebediyete kadar Camii olarak kalacaktır. Buraya uzanan ellerin kırılması, her Müslüman Türk'ün vazifesidir.

Fener Rum Patrikhanesine gelirsek...

Fatih Kaymakamlığı'na bağlı olarak Rum Ortodoks vatandaşların dini hizmetlerini görmesi amacıyla çalışmalarına müsaade edilen kurumun "Ekümenik" sıfatıyla bir nevi Hristiyanların "halife"si gibi bir konuma yükseltilmesi hayaldir. Vatikan gibi hem siyasi hem dini bir liderlik hülyasına kapılmış olan patrikhane, devlet içinde devlet kurma yolunda bir iddiaya sahip. Geçtiğimiz aylarda Trump'ı Beyaz Saray'da ziyaret edip Türkiye'yi şikayet eden patriğin "Türkiye'de zulüm gören Hristiyanlar" başlığıyla bu ülkeye nasıl bir iftira attığını hatırlamaktayız.

Patrikhane, ister ABD'nin kapısına gitsin ister AB'den medet umsun, tüm bu emelleri hayalden öteye geçemeyecektir. Bu da böyle biline.