12 Eylül 1980 darbesinde, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, ancak bir yıl sonra başlayabildi. Biz yurtdışındaydık. Hemen dava iddianamesini edindik. Hayatımıza video cihazları yeni girmişti. Mahkeme oturumlarının video görüntülerini büyük bir heyecan ve merak içinde izliyorduk.
Şerafettin Yılmaz ağabeyi ilk olarak orada gördüm. Söz savunmaya geçtiğinde, o konuşmaya başladığında içimiz rahatlıyor, içten içe gururlanıyorduk. Her seferinde iddia makamının bir başka kastını ya da hatasını o kadar güzel çürütüyordu ki...
O zaman tanıdığımız, Şerafettin Yılmaz ağabeyin hukukçu kimliğiydi. Henüz şahsen tanışmamış, üstlendiği diğer bütün işleri de zaten tam bir ciddiyet ve çok büyük bir sorumluluk duygusuyla yaptığına tanık olmamıştım.
MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nı yıllarca takip ettik. Önceden tanımadığımız pek çok ismi tanıdık. Henüz üniversite öğrencisi olan bir genç için, o yıllarda yaşadığımız diğer pek çok şey gibi, bu mahkeme de son derece travmatikti. Öncelikle büyük bir hayal kırıklığı içindeydik. Devlet, bize göre bizi devlet düşmanları ile aynı kefeye koymamalıydı. Yine bize göre, koyuyordu.
Mahkemeye Fransa'dan avukatlar da geldi. Bu ve benzeri psikolojik etki yollarıyla askeri bir darbe mahkemesinin kararlarının hiç olmazsa biraz daha hukuki bir çizgiye çekilmesi amaçlanıyordu. Ama bir türlü beklenen tahliyeler gelmiyordu. "Sebepler ortadan kalkmadığından" gerekçesini ezberlemiştik. O günlerde zihnimizde bir Şerafettin Yılmaz portresi oluşmuştu.
Benzer cümleleri daha önce de yazdım. Hayatınızda farklı örneklerine siz de tanık olmuşsunuzdur. Uzaktan tanıdığınız bazı isimler olur. Bazen bu bir yazardır, bazen bir siyaset adamı. Etkilenirsiniz, beğenirsiniz ve hatta hayran olursunuz. Gün gelir tanışırsınız. Genellikle karşınıza iki çok farklı sonuç çıkar. Bazen büyük bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Kimi zaman da tanıyınca daha çok seveceğiniz ve gerçekten hayran olacağınız bir şahsiyet çıkar karşınıza. Ben, iki sonuca da çok rastladım. Şerafettin Yılmaz ağabey, bana ikinci sonucu her vesile ile yaşatmaya devam edenlerden. İyi ki tanımışım diyorum. Ve bütün çalışmalarını büyük bir takdirle takip ediyorum.
Gençlik yıllarımdan, öğrenciliğimden itibaren farklı organizasyonlarda sorumluluklar üstlendim. İlk zamanlar bu bir spor kulübüydü. Sonra bir dernek oldu. Zaman içinde derneklerin bir çatı kuruluşu, bir birlik, bir federasyon. İş hayatında da benzer sorumluluklar aldım. Kamuya ait ya da özel şirketler. Ardından şirketlerin oluşturduğu holding şirketler. Kendimden, gözlemlerimden ve okuduklarından öğrendim ve uyguladım ki, esasen bu tür yapılarda en temel esas, insan, para ve zaman yönetimini iyi bilmektir. Zaman içinde bu yetkinliği kazanabilir ve iyi de uygulayabilirseniz, birbirinden çok farklı alanlarda ya da sektörlerde bile benzer başarılara ulaşabilirsiniz.
Şerafettin Yılmaz ağabeyi sanayici olarak da tanıdım. Üretimin başında olduğu halini de gördüm. İşini doğru yapmak ve ciddiye almak bir karakter meselesi. Bu, işin ne olduğuna ve hangi şartlar altında yapıldığına bağlı değil.
İşinizi nasıl yaptığınız da çok önemli. Bugün ülke siyasetinin içinde bulunduğu üslup fukaralığını görüyorsunuz. Oysa darbe dönemi mahkemelerinde bile, ne yalvararak af dileyen, ne de bağırıp çağırarak hakaretler eden uç çizgilere savrulmadan, mantıklı, doğru, vurgulu bir dil ve etkili bir üslupla, peşin hükümlü ve talimatlı bir askeri mahkeme heyetini bile silkeleyecek bir savunmanın nasıl yapılabileceğini, Şerafettin Yılmaz ağabey bütün Türkiye'ye uygulamalı olarak gösteriyordu.
Sonraki yıllarda, Şerafettin Yılmaz ağabeyin geçmişte bir kültür ve kadro hareketi olarak kültür ve siyaset dünyamızda iz bırakan Üniversiteliler Kültür Derneği'nin kurucuları arasında yer aldığını öğrendim. Bu, tanıdığım bir başka yönü oldu. Bugünden o günleri değerlendirdiğimde, oradaki çalışmaları, kendisini bugün üstlendiği Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanlığına hazırlamış olmalı diye düşünüyorum.
Yeri gelmişken değinmek istediğim bir başka konu daha var. Bana göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 100. yılı ne yazık ki layıkı veçhile kutlanamadı. Bunun sebepleri üzerinde duracak değilim. Bu bir gerçek olarak karşımızda dururken, altını çizerek belirtmek isterim ki, bu eksikliği unutturacak son derece titiz, kapsamlı ve ancak muhteşem kelimesiyle ifade edilebilecek koca bir külliyat, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı olarak Şerafettin Yılmaz ağabey tarafından hazırlandı, yayımlandı.
Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'nın Cumhuriyetimiz'in 100. yılına Armağan Yayın Projeleri çerçevesindeki kitapları, yapılan az sayıda çalışmanın açık ara en çok beğenilen ve takdir edilenleri arasında oldu. Bunların ilk sırasında, tarihte ilk kez yayımlanan Türk Devletleri Tarih ve Kültür Atlası var. Böylece, bu alanda önemli bir boşluk dolduruldu. Hepimiz Faik Reşit Unat'ın atlasını hatırlarız. Uzun yıllar boyunca Türkiye bu alanda bir genel çalışmayla yetinmek zorunda kaldı. Bir başkası yoktu ki...
Bunun yanı sıra, her biri Türk kültür ve kimliğinin kilit taşları olacak kıymette onlarca eser, Cumhuriyetimiz'in 100. yılına yakışacak armağanlar oldu. Şerafettin Yılmaz ağabeyi darbe dönemi mahkemelerinde verdiği hukuk mücadelesinde tanımıştım. Cumhuriyet'in 100. yılında ise, bu yılın anlam ve önemine uygun anma ve armağanların eksikliklerine karşı yüreğimize su serpen bir dizi kitapla son derece önemli bir boşluğu doldurdu. Bazı isimler var ki, onlar, ihtiyaç hasıl olduğunda ve yeri geldiğinde çok farklı alanlarda sorumluluk üstlenerek, bu yazımızda altını çizdiğimiz gibi, kamu vicdanında iz bırakıyorlar.
Bu vesile ile yine 2023 yılında çıkan bir başka kitabın da altını çizmek istiyorum. 12 Eylül sonrası açılan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nı anlatan "Dava'nın Davası, Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı" kitabı Ötüken tarafından yayımlandı. Bu arka planın en önemli ismi, kuşkusuz Şerafettin Yılmaz ağabeydir. O günlerde, biz bu yargılananlarla birlikteyiz, onlarla dayanışma içindeyiz demek cesaret gerektiriyordu. Bunu gösterenler de oldu, gösteremeyenler de. Böyle bir davanın savunma cephesinde yaşananların en derli toplu kayda geçirilmiş halini bu kitapta bulabilirsiniz.
12 Eylül'de henüz yirmisinde olmayan bizler bile bugün artık altmışımızı devirmiş durumdayız. Koca bir ömür yaşadık, dolu bir hayat. Acizane kendime de pay çıkartarak Şerafettin Yılmaz ağabeyin bir başka yönünün altını çizeceğim. Özellikle bizden genç olanlar için bu satırları yazıyorum. Hayat uzun bir yolculuk. Elbette bu yolculuk sırasında tavır almanız gereken, taraf olmanız gereken kavşaklar çıkacak karşınıza. Yol tercihleriniz olacak. Bu uzun yolculukta, hiç bir zaman kendinizi içinden çıkılmayacak bir "getto"ya, bir mahalleye hapsetmeyin. Cemil Meriç'in "Slogan, ilkelin ideolojisi" dediği gibi, bir sloganın ya da sloganların tutsağı olmayın. Gönül sınırlarınız, ülke sınırlarından büyük olsun. İşinizde, olabilirse bütün dünyayı hedefleyin, olmadı yine dış dünyadan bölgesel bazı pazarları, ama yaptığınız her işte mutlaka en azından ülkenizin tamamı hedefinizde olsun. "Mahallenizin" dışında da karşılığınız olsun. Ve bu sadece istemekle yapabileceğiniz bir şey değil. Yaptıklarınız, zaman içinde, size bunu kazandırabilir. O yüzden siz siz olun; bir şey olmaya çalışanlardan değil, en kötü şartlarda bile bir şeyler yapmaya çalışanlardan, gerektiğinde sorumluluk almaktan kaçınmayanlardan olun. Şerafettin Yılmaz ağabey gibi isimler sizler için örnek olsun.
Şerafettin Yılmaz ağabey 86 yaşında. Yaşının getirdiği bilgeliği, vakfın faaliyetlerine yansıyor. Kendisine daha nice yıllar hizmetlerini devam ettireceği, uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum.
Dünya üzerinde söylenmemiş söz yoktur cümlesini sıkça duyarız. Ziya Paşa'nın tek bir beyiti bile, esasen benim bu yazı ile anlatmaya çalıştığımın çok ama çok daha fazlasını, hem de son derece edebi ve etkili bir biçimde anlatmıyor mu?
"Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde."