Bir tarafta, kendine deli muamelesi yapılmasından güç alan Trump'ın yarattığı kaos ve belirsizlikler; diğer tarafta, Trump'ı rehin almış olduğunu düşündürecek kadar gemi azıya alan İsrail ve bir de kuzu postuna bürünmüş kurt misali attığı adımlarla, aldığı kararlarla, kurduğu ittifaklarla İslam dünyasının, Arap ülkelerinin ve Filistin'in aleyhine çalıştığı izlenimi veren Birleşik Arap Emirlikleri...
Halkı Müslüman olan ve yedi emirlikten oluşan bu ülke, Arap dünyasında geç modernleşmenin öncüsü misyonuna soyunurken hiçbir şeyin olmadığı küçücük bir alanda kapitalizm cenneti yarattı. Batı'da eğitim almış yönetici elitlerin vizyonuyla başka bir hikâye yazmaya yöneldi. Tabii bu yöneliminde bağımsız kalamadı. Bu sürecin mimarlarının hâllerine bakınca zaten öyle bir çaba ve niyet taşımadıkları da kolayca anlaşılıyor. Nitekim 19. yüzyıldan itibaren Körfez'deki bu şeyhliklerle İngiltere arasındaki himaye ilişkisi de zaten müstakil kalmalarına izin verecek türden değildi.
İngiltere'nin Körfez'deki askerî varlığını sona erdirmesinin ardından bugün BAE dediğimizde öne çıkan Dubai ve Abu Dabi emirliklerinin öncülüğünde alınan birleşme kararı, bir bakıma İngiltere, ABD ve dolayısıyla İsrail ile iyi ilişkileri garanti etmek üzere alındı. Federal bir monarşi olarak tanımlanan bu devletimsi yapının merkezine, Nahyan ailesinin egemen olduğu Abu Dabi ve Mektum ailesinin egemenliğindeki Dubai yerleşti.
Petrol ve doğal gaz rezervlerinin büyük bölümüne sahip olan Abu Dabi ile ticaret, finans ve turizmde öne çıkan Dubai'nin şeyhleri, özellikle 2010'dan sonra belirginleşen İsrail'le yakınlaşma politikalarıyla BAE'yi Filistin davasından ve bölgenin genel hassasiyetlerinden ayrıştırdılar.
Yaklaşık bir milyon vatandaşı olan bu küçük ülke, petrol gelirleriyle büyük bir ekonomik dönüşüm hikâyesi yazdı. Ülke nüfusunun yüzde 90'ını hizmet sektöründeki vasıfsız göçmenler ve finans, teknoloji, sağlık gibi alanlarda çalışan yüksek vasıflı yabancılar oluşturuyor.
İbrahim Anlaşmaları'nda da başı çeken BAE, 15 Temmuz darbe girişimi sürecinde FETÖ'yü destekleyen paravan aktörlerden biriydi aynı zamanda. Hayırlı bir işini görmediğimiz bu ülke, yakın zamanda Sudan ve Yemen'deki iç savaşı tetikleyen/körükleyen eylemleriyle gündeme gelmişti. Pek çok Afrika ülkesinde İsrail adına faaliyet yürüttüğü, âdeta İsrail'in Truva atı gibi hareket ettiği biliniyor.
ABD'nin İran'a açtığı savaşta BAE en çok zarar gören ülke oldu. İran, İsrail'in baş müttefiki olarak gördüğü ülkede sadece askerî noktaları değil, petrol rezerv alanlarını ve stratejik sivil hedefleri de vurdu. Böylece ilmek ilmek işlenen "Körfez'deki vaha" hayali ve "Batı bizi korur" sanrısı çökmüş oldu. Ancak bu, BAE için bölgesel ittifakı güçlendirmekten ziyade büsbütün bölgeden kopmak ve "İsrailleşmek" gibi bir eğilimi hızlandırdı.
Gazze soykırımıyla başlayan süreçte İsrail ve ABD'nin kirli ve yıkıcı ittifakı iyice ifşa oldu. Komplo teorisi denilen şeylerin gerçeğin ta kendisi olduğu ortaya çıktı. Trump sonrası dünyada kimse gerçek yüzünü gizleme ihtiyacı hissetmiyor. BAE gibi paravan aktörler de bu süreçten nasibini aldı.