Pazar Günleri, Okuyucuların eleştiri, soru ve görüşlerine tahsis ettiğimiz bu sütunda bir diğer 'Hasbihal'e daha, muhterem okuyucularımızı selamlayarak ve hayırlı çalışmalar içinde olmalarını temenni ederek başlayalım:
*
*İstanbul'dan Zehra Kerimoğlu ve Ankara'dan Namık Elmacı benzer konularda diyorlar ki: 'Ana Muhalefet Lideri, üzerinde maalesef kendi partisinden ailevî sıkıntılarını anlatıp bu durumun parti içi çalışmalarına olumsuz etkisi oluyor..' diye yakınan bir hanım m.vekiline, 'Partiden ayrılmak yerine, git, kocanı boşa.. Sana yeni birini buluruz..' demiş.. 'Bu kadarına da Yuhh.. Bir siyasî parti lideri ve de gelecekte ülkenin yönetimine talip olacaklarını söyleyen benzerlerinin aile kurumuna bakışı bu kadar basit olabilir mi?' diyor..
Bu konu üzerinde yazık ki, çok durulmadı.. O sözü sahibi olan kişi, 'ÖÖ' ise, 'lan, ulan..' gibi laflarla, mide bulandıracak bir tuhaf söz yığınıyla, aile kurumuna bakışlarının seviyesi işte bu kadar.. Gerçi, siz gereken cevabı verdiniz, teşekkürler.. Ama, gönül isterdi ki, 'kalem erbabı' olup bu gibi temel konularda hassasiyetle yazacak daha çok kişi olmalıydı..'
Evet, bu okuyucuların hassasiyetlerine katılmamak elde değil..
*
'Aile kurumuna karşı, çok laubali ve saygısızca bir bakış.. 'Zırva, te'vil edilemez..' diye bir söz vardır. Ülkenin büyük bir partisinin en önde gelen bir temsilcisinin sosyal hayatın temeline dinamit koymak mânasına gelen bu yaklaşımına o partinin ve o partiye destek verenlerin göstereceği tepkinin sadece onları ilgilendirmeyeceği açıktır.. Ama, bu konuda, o siyasî partinin teşkilatlarının hâlâ da açık bir tavır koymaması ilginçtir.
*Maraş'tan Receb Çiftçi isimli okuyucu diyor ki: 'Hürmüz Boğazı'na Amerikan müdahalesi, sadece İran'a yapılmış bir müdahale veya saldırı olarak görülmemeliydi; bazı okuyucuların mesajlarından yansıttığınız üzere.. Çünkü, İslam İşbirliği Teşkilatı ve benzeri kuruluşlar, var oluşlarının bir sonucu olarak, hemen diplomatik bir tavır ortaya koymalı değil miydiler? Avrupa Birliği ve keza NATO ülkelerinden herhangi birine bir askerî saldırı yapılacak olsa, ortak bir tepki vermezler mi? Bu açıdan, öyle kocaman kocaman ve iddialı 'İslam İşbirliği Teşkilatı' gibi isimler taşıyan uluslararası kuruluşların sessizliğe bürünmesine demeli?'
*Diyarbekir'den Şevki Ökkeş diyor ki: 'Haber şöyleydi: 'ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabından, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) Hürmüz Boğazı'ndaki savaş gemilerine saldırı düzenlendiğine yönelik duyurusuna ilişkin paylaşım yaptı ve ABD ordusuna ait üç muhrip gemi Hürmüz Boğazı'ndan "ateş altında çok başarılı şekilde geçti..' dedi.. İran ise o gemilere ateş açıldığını ve bölgeden kaçtıklarını açıklayınca.. Trump, "Üç muhrip gemi de hasar görmedi, ancak İranlı saldırganlara büyük zarar verildi. Tamamen yok edildiler ve tümüyle imha edilmiş donanmalarının yerini almak için kullanılan çok sayıda küçük tekneyle birlikte denize gömüldüler." diyordu..
Trump, ABD'ye aid muhrip gemilere yönelik olarak İran güçlerince füze ve 'insansız hava aracı saldırısı' olduğunu ancak bunların "kolayca düşürüldüğünü" de iddia etti.
İran'ı "delilerin yönettiğini" de iddia eden Trump, "Eğer nükleer silah kullanma şansları olsaydı hiç tereddüt etmeden kullanırlardı, ama böyle bir fırsata asla erişemeyecekler' ifadelerine yer verdi.
Demek ki, Trump, kendilerine karşı koyanlara 'deli' gözüyle bakabiliyor.. 'İran yetkilileri' de ona cevap mı vermeliydi... Yani, 'üçkağıtçı ve 'tâcir-i fâcir'lerin sözlerine karşı, 'hayır, biz akıllıyız' demeleri mi gerekirdi? Ki, bu kişi, İran'la ABD'nin istediği şekilde, bir uzlaşma ihtimali belirince, 'İranlı yöneticiler ve bütün İran halkı için, 'çok onurlu insanlar..' lafını da etmişti? Ekleyelim, Trump'ın aklî melekelerinin ne kadar sağlıklı olduğu konusunda psikiatri / ruh sağlığı alanındaki uzman doktorlarca, ciddî soruları gündeme getirdikleri de ayrı bir konu..
*Ankara'dan Timur Demirci diyor ki: Dış politika yorumlarını takib ediyorum ve faydalanıyorum.. Ama, bazan kafam daha bir karışıyor. Mesela, bazı tv. yorumcuları, İran'ın başı, Hürmüz Boğazı'nda Amerika ile de dertte iken, niye Körfez'deki irili-ufaklı Arab rejimlerine saldırdığını soruyorlar. Sahi, İran onlara niye saldırdı?
-- Meselenin aslını bilmeyince, dediğiniz gibi gerçekten de mantıksız bir hareket denilebilir. Halbuki, o küçük-küçük beylikler, 1972'lerde İngiliz emperyalizmi tarafından oluşturulmuş ve İngiltere'nin gücü zayıflayınca ise, onun yerini Amerikan emperyalizmi ve onun Ortadoğu şubesi konumundaki Siyonist İsrail almıştı.. Bu beyliklerin ise, Amerikan siyasetine aykırı davranamıyacakları açıktı. Meselenin özü budur.. Ortadoğu'da Müslüman halkların ve ülkelerin birbirleriyle boğuşmasını Amerika, İsrail ve diğer emperyalist güçler istemeler mi ve bu yolda her türlü şeytanî planları yapmazlar mı?
Nitekim, daha dün, Amerikan medyasında yayınlanan yorumlara ve içerden eleştirilere bakılırsa, yığınla entrikalar hazırlanıyor.
Müslüman Dünyası'nın tek bir irade etrafında birleşememesi ve 55-56 kadar ayrı devlet ve ayrı karar odakları olunca, Müslüman halkların, beyinlerini, kalb ve ellerini bir irade ve karar birliği içinde birleştirerek dünya çapında bir güç oluşturmaları nasıl mümkün olur? Nitekim olmuyor da ve her devlet önce kendi menfaatini düşünüyor..
Evet, asıl düşünülmesi gereken konu budur..'
*Ali Diyarbekirli isimli okuyucu da, 15 Mayıs tarihli yazımıza not düşerek özetle şöyle diyor: 'Dünya düzeni yeniden şekillenecektir, bu kaçınılmaz bir durum. Güç dengeleri eskisi gibi olmayacak ve emperyalist güçler bir arada gözükseler bile, kalbleri şerha ve şerhadır, onların.. Ama, önemli olan biz neredeyiz ve hangi durumdayız?
*İstanbul'dan Tahir Ekinci , İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi adını duyuyoruz sık sık.. Bazı arkadaşlar bunun 'rakıcı' mânasına geldiğini iddia ediyorlar. Size soralım dedik.. Ne dersiniz?
'Bu , önemli mi?' denilebilir; evet, önemli.. Çünkü bir isim, tuhaf ve çirkin tedaîlere, çağrışımlara yol açıyorsa, işin gerçeğini öğrenmek gerekir..
--Yok muhterem kardeşim.. 'Erak', 'misvak' yapılan bir cins ağaçcık cinsidir.. 'Erakçi' denildiğinde de 'misvakçı' olur.
*İstanbul'dan Cemal Aydın kardeşimiz de, 15 Mayıs tarihli yazımızın son cümlesinin meselenin özünü net olarak ortaya koyduğunu belirterek, o cümleyi tekrarlamış: 'Zâlimlerden daha cesur olmayan toplumların kurtuluş ümidleri, bir ham-hayal olmaktan ileri geçmeyecektir...'
*