Bilgi Üniversitesi krizi ülkemizin yükseköğretim sisteminde yapısal sorunlar olduğunun göstergesi. Bayram öncesi aniden üniversitesi kapatılan öğrencilerin ve ailelerinin yaşadığı üzüntü, süreç yönetimi ve iletişim stratejisi bakımından aksaklıklar yaşadığımızı gösteriyor. Oysa YÖK önlem alarak öğrencilere ve çalışan öğretim üyelerine aynı saatlerde bir bilgilendirme mektubu yollayabilirdi. Hatta kapatılma kararı yerine üniversitenin kurucu vakfında gerekli düzenlemeler yapılabilirdi.
Bilgi Üniversitesi krizi aşılacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan öğrencileri mağdur etmeyecek çözümler geliştirecektir ancak bu tartışmalar Türkiye'de yükseköğretim sisteminin hangi noktaya evrildiğini yeniden gündeme taşıdı. Bir dönem Türkiye'nin en önemli şehir üniversitesi modellerinden biri olarak gösterilen, uluslararasılaşma, özgür akademik atmosfer ve küresel entegrasyon söylemleriyle öne çıkan bir kurumun bugün yönetim krizleri, finansal tartışmalar ve yapısal gerilimlerle gündeme gelmesi aslında tek başına bir üniversite meselesi değil. Daha geniş planda yükseköğretim modelimizin kırılganlıklarını görünür hale getiriyor.
12 Eylül sonrası dönemde ülkemiz yükseköğretimde artan talebi karşılamak ve merkezi yapıyı rahatlatmak için yeni modeller aradı. Vakıf üniversitesi formülü de bu arayışın ürünüydü. Ancak geçen yıllar içerisinde sistem kendi içinde yeni çelişkiler üretmeye başladı. Vakıf üniversiteleri formülü 12 Eylül sonrası üretilmiş geçici bir formüldü. Prof. İhsan Doğramacı, YÖK Başkanı iken bir hayalini gerçekleştirmek için yola çıktı. Bu formülle İhsan Doğramacı Vakfı üzerinden ülkemizin yüzünü ağartan Bilkent Üniversitesi'ni kurmuştu. Aradan geçen bunca zamanda hiçbir siyasi parti Vakıf Üniversitesi – Özel Üniversite ayrımını yasal zeminde gerçekleştirmek için çaba harcamadı.
Türkiye'de vakıf üniversiteleri uzun yıllardır hukuki statü ile fiili işleyiş arasındaki çelişkiyi taşıyan karmaşık yapılar olarak varlığını sürdürüyor. Kamu tüzel kişiliğine sahip olmalarına rağmen birçok vakıf üniversitesi fiilen özel üniversite mantığıyla işleyen bir modele dönüştü. Bugün toplumun geniş kesimleri açısından "vakıf üniversitesi" ile "özel üniversite" kavramları arasında belirgin bir fark hissedilmiyorsa bunun temel nedeni de yasal arka plan.
Çünkü vatandaş açısından belirleyici olan hukuki statü değil. Yüksek ücretler, agresif reklam kampanyaları, marka rekabeti, kampüs pazarlaması ve eğitim hizmetinin piyasa diliyle sunulması daha belirleyici hale geldi. Böylece kamusal statü ile piyasa gerçekliği arasındaki fark açıldı. Bu fark büyüdükçe sistem kendi kavramsal meşruiyetini de aşındırmaya başladı.
Oysa Anglo-Sakson dünyadaki klasik vakıf üniversitesi modeli çok farklı bir zeminde yükselmişti. Harvard, Yale veya Stanford gibi örneklerde sistem büyük bağış fonları, mezun ağları, araştırma destekleri ve güçlü akademik özerklik üzerine kuruluydu. Üniversite öğrenci harçlarıyla yaşayan bir yapıdan ziyade bilimsel üretim kapasitesiyle ayakta duran bir akademik ekosistemdir.
Türkiye'de ise zamanla farklı bir model ortaya çıktı. Birçok vakıf üniversitesi gelirinin önemli bölümünü öğrenci ücretlerinden sağlayan, piyasa rekabeti içerisinde marka değeri üretmeye çalışan hibrit yapılara dönüştü. Bu noktada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor:
Bir üniversite gelirinin büyük kısmını öğrenci ücretlerinden sağlıyorsa, fiilen özel üniversite gibi çalışıyorsa neden hâlâ "vakıf üniversitesi" olarak tanımlanmaktadır?
Aslında bugün yaşanan tartışmaların merkezinde bu sorunun cevabını aramak zorundayız.
Meselenin bir diğer boyutu ise yönetişim modeli. Türkiye'de birçok vakıf üniversitesinde akademik yapı ile finansal-akademik idari yapı arasında görünür bir gerilim var. Çünkü üniversite rektörü akademik vizyon, bilimsel üretim ve kurumsal kültür oluşturmaya çalışırken mütevelli heyeti çoğu zaman mali sürdürülebilirlik, fuarcılık, marka yönetimi ve piyasa rekabeti perspektifiyle hareket ediyor. Bu durum üniversiteleri giderek akademik kurum olmaktan çok şirket mantığıyla çalışan yapılara dönüştürüyor.
Bugün birçok vakıf üniversitesinde yaşanan kriz kişisel anlaşmazlıklardan ibaret görünmüyor. Asıl mesele akademik akıl ile finansal yönetim anlayışı arasında ortaya çıkan çatışmadan kaynaklanıyor.
Bu noktada rektör figürü de dönüşüyor. Rektör akademik lider mi olacak, yoksa profesyonel üst düzey yönetici mi? Üniversite bilimsel özerkliği önceleyen bir kurum mu olacak, yoksa marka değerini korumaya çalışan büyük ölçekli bir eğitim şirketi mi? Dünyaya erişebilen kapsamlı bir kütüphaneye ihtiyaç olacak mı olmayacak mı?
Türkiye'de yükseköğretim tartışmaları uzun yıllar ideolojik eksende yürüdü. Ancak şimdi mesele daha yapısal bir yere evriliyor. Çünkü artık üniversitelerin kimliği yerine finansman modeli, yönetişim biçimi, akademik özerklik kapasitesi ve kamusal işlevi tartışılıyor.
Asıl tartışılması gereken mesele bir üniversitenin akıbetinden çok Türkiye'nin nasıl bir yükseköğretim modeli istediğidir.
Çünkü yükseköğretim sadece diploma basıp imzalayan bir sektör olamaz. Aynı zamanda bilimsel kapasite, entelektüel üretim, kültürel özgüven, ifade hürriyeti ve toplumsal hareketlilik meselesidir. Üniversiteyi tamamen piyasa kurallarına teslim eden modeller kadar akademik dinamizmi bürokratik yapı içinde boğan yaklaşımlar da sürdürülemez. Bugün devlet üniversiteleri için de vakıf görünümlü özel üniversiteler için de yapısal sorunlarla karşı karşıyayız.
Türkiye'nin önünde artık daha net bir tercih bulunuyor. Ya vakıf üniversitesi modelini gerçek anlamda akademik özerklik, araştırma kapasitesi ve güçlü finansal sürdürülebilirlik temelinde yeniden tanımlayacağız ya da mevcut patronlu yapıların üreteceği olası krizleri konuşmaya devam edeceğiz.