"Kendine dünya kurmaya niyet edenlerin, kendini gerçekleştirmeye gayret edenlerin, kendini inşa edenlerin eğitim hayatı hiç bitmez."
Rahmetli İlber Hoca, olması gerekeni çok güzel ifade etmiş. Bu sözü kendi hayatınızdan doğrulayacaksınız. Birazcık düşündüğünüzde, eğitim hayatınızın yanı sıra esasen bir ömür boyu öğrenmeye devam ettiğiniz "ocaklar" olduğunu göreceksiniz. Elbette yeri geldiğinde Ülkü Ocakları'nı da yazacağım.
Ajans1400 bir yapım şirketiydi. Orada, bugün rahmetle andığım Ahmet Bayazıt, Şenol Demiröz ve Tuncay Öztürk'ten çok şey öğrendim. Allah mekanlarını cennet eylesin. Özellikle cuma günleri, namaz sonrası mutlaka gelenler olur, sofra ayrı bir bereketlenir, inanılmaz eğitici, öğretici bir sohbet halkası oluşurdu.
Üç arkadaş Ankara'daki TRT yıllarının ardından İstanbul'a yerleşmiş ve bu ajansı kurmuşlardı. Ajans1400, Birlik Televizyonu projesi tamamlanamayınca İlta AŞ olarak yoluna devam etti. Ben de Hollanda'dan Türkiye'ye kesin dönüş yaptıktan sonra onlarla çok yakın ve hatta dördüncü ortakları olarak yol arkadaşlığı yaptım. Üçü de yaşça benden epeyce büyüklerdi. Herhangi bir proje sonrasında, bir kar paylaşımı söz konusu olsa, Ahmet Ağabey, dördümüze ayrı zarflar içinde paylarımızı dağıtırdı. Hepimiz, zarflardaki para miktarlarının eşit olmadığını çok iyi bilirdik. Paylaşımın ise, hakça ve çok adil olduğuna ise adımız gibi emin olurduk. Ben, hakkaniyet duygusu bu kadar yüksek bir başkasını tanımadım. O bizim ağabeyimiz, Erdem Bayazıt ise, hepimizin ağabeyiydi.
Sonunu getirememiş olsak bile, 1992-93 yıllarındaki en büyük projemiz, Birlik Televizyonu'nu kurmaktı. Bu ekibin başını çektiği, hasbelkader bizim de omuzdaş olduğumuz projenin kurucularından bugün hatırlayabildiklerim arasında Yücel Çakmaklı, Nabi Avcı, Beşir Ayvazoğlu, Özkul Eren, Mustafa Ruhi Şirin, Mustafa Çelik ve Cevat Saraç isimleri var.
Türkiye'de ve Avrupa'da geniş katılımlı toplantılar düzenledik. Yeni yeni ortaklar bulduk. Ciddi bir sermaye oluşturduk ama toplanan para televizyon kurmaya yetmedi. Kurucuların son toplantısında, acaba televizyon yerine şimdilik büyük bir yapım şirketi ile mi yetinsek diye bir görüş gündeme gelince, Şenol Demiröz son noktayı koydu: "Bizde 'ceket uyduramadık, pantolon verelim' diye bir üslup olamaz. Burada son noktayı koyalım ve hisse sahiplerine paralarını derhal iade edelim."
Toplantının ardından o günkü Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı Tarlabaşı'ndaki eski il merkezinde ziyaret ettim. Bu toplantıyı ve kararımızı kendilerine de ilettim.
Türkiye'de Ahmet Bayazıt, Avrupa'da Musa Serdar Çelebi yeni bir dizi toplantı ile bütün hissedarlara paralarını iade etme işini üstlenip, bihakkın tamamladılar.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde on yıldan fazla çalıştım. Bu dönemde, bir gün Erdem Bayazıt belediyede ziyaretime geldi. Yanında yakın arkadaşı Prof. Dr. Nazif Gürdoğan vardı. O günkü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı da görmek istedikleri halde özel kalem ile bunu yapamadıklarını öğrenince, onlardan izin isteyip, ne yapıp edip bu ziyareti, bu görüşmeyi sağlamıştım. O ziyaret, Erdem Bayazıt'ın belediyeye ilk ve tek ziyareti oldu.
Annemi, 1997 yılında 57 yaşında kaybettim. O gün Hereke'deki cenazeye katılan Erdem Bayazıt, Yeni Şafak'taki köşesinde o güçlü kalemiyle İzmit Körfezi'nin kaderini ele alan çok güzel bir yazı yazmıştı.
Ahmet Bayazıt, bir dönem Necip Fazıl Kısakürek'in yanında bulunmuş ve onun çalışmalarını daktilo etme işini üstlenmişti. Ondan dinlediğim hatıraları arasında özellikle birini hiç unutamam. Bir Maraş dönüşü memleketten getirdiği kavurmayı, Üstad'ın nev-i şahsına münhasır üslubuyla "Ahmet, Maraş'ta bize özel yaptırmış, keklik kavurması..." diye anlattığını, o da bize gülerek anlatırdı...
Ahmet Bayazıt, zevki selim sahibiydi. Estetik kaygısı çok yüksekti. Münzevi bir hayatı da severdi. Kendi sesine çok uyan Ruhi Su'yu çok dinlerdi. Başından sonuna onun bütün albümlerini Şile'deki yazlığında bile bulabilirdiniz.
Şenol Demiröz'ün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanı olduğu dönemde ben de Kültür AŞ Genel Müdürü'ydüm. O yoğun tempomuza rağmen bu müşavere halkamızı hiç bozmamaya gayret ettik. Nadiren de olsa farklı düşündüğümüz konular ya da görüş ayrılıklarımız olurdu elbette. İşte o zamanlarda hakemliğine başvurulacak yegane isim, hiç gönüllü olmasa da yine Ahmet Bayazıt olurdu.
Hollandalı Müslüman Abdulvahit van Bommel'ın genel müdürü olduğu Hollanda İslam Televizyonu için İslam ve Çevre adını taşıyan bir belgesel serisi yapmıştık. Çalışırken inanılmaz disiplinliydi. Birlikte çalışılması çok kolay değildi. Kahrını en çok Tuncay Öztürk çekerdi. Ama o disiplininden kaynaklanan tavrını fark ettiğinde, o davudi ama içten sesiyle anında gönül almasını bilirdi.
Maraş eski milletvekili Hasan Seyithanoğlu zaman zaman ziyaretine gelen isimlerdendi. Onunla birlikte zorlu, uzun bir yürüyüş ve hatta tırmanış sonrası epeyce yüksekte olan Alanya Kalesi'ne nasıl nefes nefese çıktıklarını anlatır, yine Hasan Seyithanoğlu'nun Maraş ağzı ile "Ecdat, burayı iyi ki almış, bize kalsa kanaat olsun ki alamazdık." dediğini gülerek anlatırken esasen manidar mesajlar verirdi.
Anamur deyince, Tuncay Öztürk her gittiğimizde "Cihan Ünal buradan su getirtir, bununla gargara yapar. Ses telleri için ilaçtır" diyerek buz gibi bir kış gününde bile Akdeniz'in tuzlu suyu ile ağzımızı, boğazımızı yıkamamızı hiç ihmal ettirmezdi.
Elbette hayal kırıklıkları da vardı. Ellerinde, avuçlarında ne varsa borç harç toparlayıp Anamur'da aldıkları bir araziye yatırmışlardı. Aldıklarında mı öyleydi, sonradan mı öyle oldu bilmiyorum. Arazi SİT alanındaydı. Üzerine çivi çakılamıyordu. Bu vesileyle zaman zaman gider, Anamur'da balık yer, dönerdik. Tuncay Öztürk'ün kardeşinin bir elinde bir lagos balığı, diğerinde zeytinyağı şişesi ile gittiğimiz balık lokantasını hiç unutamıyorum. İşte o arazi, onların -ifade edemeseler bile- en büyük hayal kırıklıklarıydı. Acaba bu haliyle yine de bir şey yapılabilir mi diye düşünüp duruyorlardı.
Ajans1400, benim için İlber Hoca'nın sözleriyle, kendimi gerçekleştirme ve inşada son derece önemli bir mektepti.
Ajans1400, onların -buna canı gönülden inanıyorum- burada tek tek sayamadığım, altında imzaları olan ve bugün halen aşılamayan onlarca belgesel ve film ile amel defterleri açık bir halde ebedi istirahatgahlarına çekilebilmelerine vesile oldu.