Vahdettin İNCE

vahdettin.ince@star.com.tr

Çocuklarımıza sahip çıkmak zorundayız

Geçen hafta Türkiye, Urfa-Siverek ve Maraş'ta yaşanan kanlı okul baskınlarıyla sarsıldı. Ona yakın çocuk ve bir öğretmen akıl almaz cinayetlerle bu hayattan koptular. Her halde yüreğimize düşen alevi anlatacak söz "evlat acısı"dır. İnsanımızın en hassas olduğu, başkasının başına da gelse hemen empati kurduğu elim bir hadisedir evlat acısı. Sadece ülkemize has bir duyarlılık değil bu, bütün dillerde "Allah kimseye evlat acısı vermesin" anlamında bir söz vardır mutlaka. Çünkü acılar içinde eşi, menendi yok. Kendimden bilirim. O yüzden ne zaman bir annenin "Yavrum..." diye göğsünü döve döve feryat ettiğini, bir babanın "evladım..." diye ciğerinden kan çeker gibi gözyaşı döktüğünü görsem, evladımı yitirdiğim günlerde bir arkadaşımın beni arayarak "artık senin sırtında bir çentik açıldı. Ömür boyu geçmeyecek bu yara, kabuk bağlamayacak" deyişini hatırlar, sırtımın tam ortasında bir çentik yumrusu varmış gibi hissederim. Ah! kadar ağır.

Dersim'de Gülistan Doku ve Van'da Rojin Kabaiş adlı kızlarımızın kaybolmaları ve kuvvetle muhtemeldir ki cinayete kurban gitmeleri, ülkemizin acı gündeminin başında geliyor. Ve daha niceleri. Mesela PKK musibetinde kaç evladını yitirdi bu millet! Bu yüzden bu yoğunlukta ve hatta bu sistematiklikte evlat acısının yaşanması, yaşatılması doğal değildir dememek elde değil. Evlatlarımıza yönelik, Firavunvari sistematik bir soykırım var diye haykırası geliyor insanın.

Kur'an, Firavun oğullarının (Al-i Firavun) İsrail oğullarının evlatlarını sistematik bir soykırıma tabi tuttuğunu "oğullarını boğazlıyor, kızlarını da utanmazlaştırıyordu" (Kassas, 4) ifadesiyle anlatıyor. Bu ifade genellikle "oğullarını boğazlıyor, kızlarını sağ bırakıyordu" şeklinde tercüme edilir. Oysa ifadenin orijinali olan "istihya" kelimesi, bazı müfessirlere göre, "hayat" kökünden değil, "haya" (utanma) kökünden geliyor. Tarihsel realiteye ve mevcut duruma baktığımız zaman, bir milletin kadınlarını "utanmaz" (hayasız) kılınmasının soykırım sisteminin mantığına ve pratiğine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Çağdaş Batı Medeniyetinin, kurumsal bir Firavun düzeni olarak her fırsatta çıkardığı savaşlarla, ipe sapa gelmez gerekçelerle başlattığı iç çatışmalarla sömürgesi, uydusu, hayranı, azat kabul etmez kölesi kıldığı milletlerin erkeklerini her gün boğazladığını, medya, TV dizisi, sinema, sosyal medya, eğitim sistemi ve güya edebiyat aracılığıyla kadınlarını, kızlarını hayasızlaştırdığını görüyoruz.

Kur'an, Firavun düzeninin insan evladına yönelik bu sistematik soykırımına karşı ailenin, özellikle annenin korumacılığını ön plana çıkararak ifsat edici düzenin etkisini ortadan kaldırmanın, azaltmanın yolunu gösteriyor. Bunu da Firavun'un eline düşen çocuk Musa'nın, ifsat sisteminden, öz annesinin sütü ile beslenmesi sayesinde korunması metaforu üzerinden anlatıyor. Yaşanan olaylar ve yüzyıllık ifsat sisteminin pratiği gösteriyor ki Firavunvari Batı medeniyeti, ailenin bu koruyucu etkisini bertaraf etmek ve çocukları düzmece tanrıların gönüllü kurbanları olarak yetiştirmek için her zamankinden daha yoğun bir saldırıyı organize etmektedir. Çocuğu ne kadar erken ailenin, özellikle annenin himayesinden kurtarırsam o kadar çabuk ve o kadar etkili bir şekilde imha eder, süfli amaçlarım için kullanabilirim mantığıyla hareket etmektedir. Çocuklar daha ağızları süt kokarken anne kucağından koparılıp "ana okulları" adı altında hayatlarının başlarında himayesizleştirilmektedirler.

Annenin fıtri himayesinden yoksun bırakılmış çocuklar, okulların fıtrat akıntısına karşı kürek çeken bu müfredatlarıyla başa çıkamazlar. Bu müfredata fıtri bir rota çizilmezse millet olarak da sırtımıza daha çok çentik atılır.