İsrail'i hep bir dünya sorunu olarak kodladım yazılarımda. Çünkü karşımızda devlet olabilme kabiliyetini kazanmış bir yapı yok. Bayrağı var, ordusu var, büyükelçisi var; fakat bunlar devlet olmaya yetmiyor. Devlet dediğiniz şey biraz akıl, biraz ölçü, biraz da yarın kaygısı ister. İsrail'de ise getto zihniyetinden buraya kadar taşınmış bir korku siyaseti, sistemli terörü devlet ciddiyetiyle ambalajlayan örgüt refleksi var.
Hakan Fidan'ın sözleri tam da bu yüzden önemlidir. Bakan, kimilerinin etrafından dolaşarak söylemeye çalıştığı hakikati doğrudan masaya koydu: "İsrail sadece benim değil, dünyanın sorunu." Daha da açık konuştu: "Bu adamlar insanlığın artık taşıyamadığı bir yük haline geldiler." İşte meselenin adı bu. İsrail artık yalnızca Gazze'nin, Lübnan'ın, Suriye'nin, İran'ın ya da Türkiye'nin meselesi değil; siyasal sistemlerin, ekonomik dengelerin, enerji yollarının, hatta insanlık vicdanının sırtında taşınamaz hale gelen ağır bir yüktür.
İsrail, aslında Amerikan dağınıklığının açtığı gölgede büyüdü. Kendini vazgeçilmez karakol sandı. Washington'un her hesabına iliştirilen küçük ama pahalı bir dipnot gibi davrandı. Ne var ki dipnot metni esir almaya başlayınca iş değişti. İsrail'in Gazze'de yaptığı katliam, Lübnan'daki saldırganlığı, İran dosyasını ateşe verme iştahı, artık yalnız bölgesel bir baş ağrısı değil; Amerika'nın zaten dağılmış büyük stratejisini biraz daha allak bullak eden bir dünya krizidir.
Fidan'ın Hürmüz vurgusu bu noktada kilit taşı gibi duruyor. İsrail ateşi büyütüyor; fakat ateş büyüyünce duman Washington'un salonuna doluyor. Bakanın dediği gibi: "Bu artık İsrail'in denklemi değil, Amerika'nın kendi çıkarlarıyla alakalı bir konu."
Buradan bakınca İsrail meselesi yalnızca ahlak bahsi değildir. Elbette ahlak var. Vicdan var. Çocukların açlıktan öldüğü bir çağda insan kalabilme imtihanı var. Fakat bunun yanında taş gibi bir jeopolitik gerçek duruyor. Gazze yandığında Doğu Akdeniz ısınıyor. Lübnan karışınca Suriye hattı titriyor. İran patladığında Hürmüz kapanıyor. Hürmüz kapanınca da mazot, ekmek, fabrika, liman, sigorta, market rafı aynı zincirde sallanıyor. Yani İsrail'in kurşunu aynı zamanda dünya ekonomisinin sinir ucuna da saplanıyor.
Batı düştükçe maske de düştü nihayet. İsrail yıllarca birkaç medya numarasıyla, birkaç tarihsel sığınakla, birkaç hazır suçlamayla dünyayı oyaladı. Her işgalini savunma, her saldırısını güvenlik, her katliamını varoluş meselesi diye anlattı. Fakat o eski sihir tutmuyor. Üniversite kampüslerinden Avrupa başkentlerine kadar aynı bıkkınlık yayılıyor. Fidan'ın ifadesiyle "göz göre göre katliam" yapan, "her yerde istikrarsızlaştırıcı rol" oynayan bu yapı, eski cilasını yüzünde tutamıyor.
Tam burada Türkiye'nin söylediği söz, basit bir itiraz olmaktan çıkıyor. Ankara şunu söylüyor: Madem bu yük insanlığın sırtına bindi, o halde herkes elini taşın altına koyacak. Gerekirse yaptırımlar uygulanmalı, silah satışları durdurulmalı, diplomatik düzeyde açık ve kararlı bir tavır alınmalı. İsrail'in sistemli terörünü devlet nezaketiyle ağırlayıp sonra bölgeden sükûnet beklemek, yangına gaz döküp dumandan şikâyet etmeye benzer.