Hasan Hüseyin ÖZ

hasan.oz@star.com.tr

Düşen dünyanın ahvali

Son NATO zirvesi yalnızca savunma harcamalarının ya da Ukrayna dosyasının konuşulduğu bir toplantı değildi. Asıl mesele daha derindeydi. Atlantik düzeni kendi maliyetini taşımakta zorlanıyor. Amerika müttefiklerinden daha fazla para ve sadakat isterken aslında kendi düşüşünün faturasını da masaya koyuyor.

Amerika'nın gerilemesini daha önce de yazdım. Çok başarılı bir zirve gerçekleştirmişiz, Trump'tan yaptırımlar kaldırılacak, F-35, Kaan'a motor sözü almışız, daha mı bu konuda yazacaksın diyebilirsiniz. Elbette bunlar çok önemli. Hatta Türkiye'nin özgül ağırlığının sonucu bunlar.

Bu beni daha da şevklendiriyor. Dolayısıyla ben düşüş hikayesini yazmaya devam edeceğim, çünkü en büyük silahımız gerçeklik.

Bir devlet sadece cephede yenilince gerilemez. Borcunu pahalıya çevirmeye başladığında da geriler. Kendi halkına refah veremediğinde de geriler. Dünyaya düzen satarken kendi evinde düzen kuramadığında da geriler.

Çok ilginç, tarihçi Erik Linstrum bu verilerden yola çıkarak Amerika'nın bugünkü halini İngiliz İmparatorluğu'nun son dönemine benzetiyor. İngiltere dışarıda savaşırken içeride de o savaş aklının gölgesinde yaşadı. Şiddet ve baskı önce uzak coğrafyalarda denendi, sonra merkeze yerleşti.

Amerika bugün benzer bir yoldan geçiyor. Son yirmi otuz yılda Irak'ta, Afganistan'da ve daha birçok yerde kullanılan dil artık iç düzene de sızıyor. Devlet sertleşiyor, toplum geriliyor, refah azalıyor. Şirketler büyürken savaş sanayisi kazanıyor.

Diğer taraftan çatlak, para tarafında da büyüyor. Söz gelimi, ABD'nin 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,5 seviyesinde. Yani devlet borçlanmak için daha pahalı bir bedel ödüyor. Faiz yüzde 5'e yaklaşırsa sistemde ciddi bir kırılma riski doğuyor. Amerika geniş bir güvenlik alanında değil, dar bir kenarda ilerliyor.

Washington dünyaya üsler kuruyor, savaşları finanse ediyor, dolar üzerinden güç kurmaya çalışıyor. Ama bunu borçla yapıyor. Borcun maliyeti arttıkça sistemin nefesi daralıyor.

Türk basınının yakından tanıdığı Amerikalı analist Douglas Macgregor'un dikkat çektiği bir başka nokta da mühimmat meselesi. Amerika'nın vitrini güçlü ama deposu zayıf. Güç gösterisi var, fakat uzun soluklu kapasite sınırlı.

İran gerilimi bu tablonun en sert başlıklarından biri. Her kriz petrolü, piyasayı ve borçlanma maliyetini etkiliyor. Hürmüz hattındaki her gerilim Amerika'nın maliyetini artırıyor.

Bugün Amerika savaşıyor ama güven veremiyor. Borçlanıyor ama ucuz borç bulamıyor. Güçlü ama bu gücü sürdürebilmekte zorlanıyor. Herkese haraç kesmek de bir yere kadar.

Türkiye açısından mesele bu tabloyu doğru okumaktır. Karşımızda eski rahatlığıyla hareket eden bir Amerika yok. Borcu büyüyen, dengesi bozulan bir güç var.

Bu yüzden Türkiye'nin kurduğu denge daha anlamlı hale geliyor. Otonomi, büyük güçlerin kavgasında kendi hesabını kurabilmektir. Ne teslimiyet ne de romantik meydan okuma.

Amerika gerilerken en büyük hata bunu görmemektir. İkinci hata ise onu tamamen bitmiş sanmaktır. Düşüş dönemindeki güçler daha hırçın olur.

Son NATO zirvesinde görünen tablo buydu. Amerika hâlâ masanın başında ama artık güven değil maliyet getiriyor.

ERDOĞAN'IN HEDİYESİ

Erdoğan'ın zirve sonrası liderlere verdiği silah hediyesi ve mehter göndermesi sıradan bir protokol jesti olarak okunmamalı. Avrupa'yı korkutan silah hediyesi, düşen sistem karşısında yükselen Türkiye'nin sembolik dilidir. Ankara hem askeri kapasitesini hem de tarihsel hafızasını aynı kareye koyuyor. Mesaj açık: Türkiye artık sadece izleyen, bekleyen, onay veren bir ülke değil; kendi oyununu kuran, kendi gücünü gösteren ve kendi hafızasıyla konuşan bir merkezdir.