Malum olduğu üzere insan, beden ve ruhtan ibarettir. İnsan varlığının bu boyutlarının her biri, bünyesine uygun gıdalarla beslenmek zorundadır. Hem beden hem ruh, dışarıdan aldıklarının, varlığını sürdürmesine yararlı kısımlarını sindirdikten sonra artanı, bilinen doğal yollardan dışarı atar. Buna ifrazat veya atık denir. Bunların da belli davranış kalıpları içinde gerçekleşmesi gerekir. Edep diyoruz bu davranış kalıplarına. Yani bedensel ve ruhsal davranışlar müeddep olmak durumundadır.
Ruh, dışarıdan duyu organları aracılığıyla aldıklarını; duyduğu, gördüğü, tattığı, hissettiği şeyleri, tıpkı beden gibi yine beden üzerinden, konuşmak, gülmek, ağlamak, üzülmek, öfkelenmek, sevinmek, duygulanmak vs şeklinde dışarı yansıtır, kendini ifade eder. Tıpkı bedensel ifrazat için geçerli olduğu gibi ruhun bu yansıtmaları da belli davranış kalıpları içinde gerçekleşmelidir, yani müeddep olmalıdır.
Ruhun kendini ifade etme yollarından biri konuşmaktır dedik. Konuşmanın bir türü de bilindiği gibi mizahtır. Mizah, günlük konuşmanın kalıpları içinde yansıtıldığı zaman, müeddep olmaktan çıkacak, belki ayıp, hatta günah ve çirkin sayılacak hikayelerin, fıkraların, nüktelerin zeka ve feraset ambalajında sunulup topluma yansıtılmasından ibarettir. Bu yüzden toplum, normal kalıplar içinde söylenmesi durumunda sert tepki göstereceği, en hafifinden yüzünü buruşturacağı, arkasını dönüp gideceği sözleri, hikayeleri, mizahın müeddep kalıpları içinde dinlediği zaman, hoşgörü gösterir. Tabi bunun da bir sınırı var. Toplum duyarlılığı, mizahın sınırını fıtri olarak bilir ve sınırın aşıldığını fark ettiği anda tepkisini koyar.
Tanıdığım bir dengbêj vardı. Hazırcevap ve sivri dilliydi. Gördüğü bir hadiseyi anında mizahi bir dille ifade eder ve herkesi güldürürdü. Bazı aşiretleri, şahısları, köyleri fena halde hicveder, diline dolardı. O aşiretlerin mensupları, o köylerde yaşayanlar, hatta hedefine koyduğu şahıslar bile gülüp geçerlerdi. Çünkü sivri dilli olsa da ortak kabul görmüş edep kalıplarını zorlamazdı.
Bir gün bu dengbêje sormuştum. Bu sivri dilin yüzünden başına gelen ilginç bir hadise var mı? diye. Var dedi ve anlatmaya başladı: "Bir keresinde az kalsın ölüyordum. Güneş batmak üzereyken, kimseyi tanımadığım bir köye yolum düşmüştü. Rastgele bir evin kapısını çaldım. İçeriden gelen "kim o?" sesine "Tanrı misafiri" diye karşılık verdim. Kapıyı açıp buyur etti yüzü çiçek bozuğu gençten bir adam. Sadece o ve hanımı vardı evde. Yeni evlenmiş olduklarını söylediler. Yemek ve çay ikramından sonra bizim oralarda adet olduğu üzere "gîska me bide" dedi adam (aslında "bizim oğlağı ver" anlamındaki bu söz, hanenin hakkını ver anlamında kullanılan bir deyimdir). Ben de dengbêj olduğumu söyledim ve başladım o anda uydurduğum bir stranı çığırmaya:
Gelinin yüzü ayın on dördü gibi parlıyor
Damadın çiçek bozuğu yüzü somurtuyor...gibi laflar ettim, dengbêj olduğum için gülüp geçeceklerini düşünerek.
Adam, birden yerinden fırladı ve yatakları istif ettikleri dengin arasındaki tabancasını çıkardı. "Hemen şimdi evimden çıkıp gideceksin, yoksa seni öldüreceğim" dedi. O gecenin karanlığında tek başıma yola çıkmak zorunda kaldım". Dengbêjliğin de bir adabı var diye de ekledi.
Demem o ki, halk, izah edemediği edepten yoksun mizahı kapı dışarı eder.