Okuyucularla Hasbihal...
Pazar Günleri, Okuyucuların eleştiri, soru ve görüşlerine tahsis ettiğimiz bu sütunda bir diğer 'Hasbihal'e daha, muhterem okuyucularımızı selamlayarak ve hayırlı çalışmalar içinde olmalarını temenni ederek başlayalım:
*Bursa'dan Sezai Tınmaz isimli okuyucu diyor ki: 'Eyyub Sultan tepesindeki mezarlıkta bulunan yüzbinlerce mezar taşından birisinden aktardığınız, 'Ben de bir zamanlar Süleyman idim, /Âteşe -rüzgâra hükümrân idim, /Sanmayın, Hz. Süleyman idim.. /Galata'da körükçü Süleyman idim..' şeklindeki dörtlüğe vuruldum.. Ne kadar ince bir espri.. Herhalde, daha çok, bakır mutfak eşyasının kalaylanması gibi bir mesleği icra eden o körükçü'nün kendi mesleğini, körük yoluyla âteş ve rüzgâra hükmettiği açısından şiir diliyle Hz. Süleyman Peygamber'in teşbih etmesi enfesti..
Bu arada, yazılarınızda , Amerikan Kralı dediğiniz Trump'ı, -sizin yerinde bir deyiminizle- 'çılgın veya taş devrinden kalma bir zorba' olarak nitelemeniz, bence onun hakettiği bir niteleme mahiyetindeydi..
--Bu okuyucumuzun değindiği bu konuya ekliyelim ki, sanırım, ABD'nin kurulduğu 1775'lerden bu yana, aklî melekelerinin sıhhati açısından Trump ayarında, bir başka ABD Başkanı örnek olarak gösterilemez..
Bu değerlendirme, bir övgü veya yergi olarak değil, bir tesbit olarak ele alınmalı, herhalde.. Sadece geçen hafta, İngiltere Kralı Charles'ın ABD'yi ziyareti sırasında dünya medya organlarına yansıyan tuhafın da ötesinde, utandırıcı bir fotoğraf karesi bile bu konuda yeteri kadar açıktır.. Ki, o fotoğrafı ve filmi, sadece sözlü olarak bile anlatmaktan teeddüb ediyor, insan olan..
Bu kişi, dün de, İran'a aid bir petrol tankerine el koyup, petrolünü boşalttıklarını zevk içinde anlatırken, yaptıklarının bir korsanlık olduğunu bile itiraf etmişti.. Daha ne diyelim..
'Şecaat arzedeyim derken merd-i qıbtî, sirkatini (çaldıklarını) söyler..' diye ne güzel denilmiştir.
*Rize'den Alptekin Gümüşçü isimli okuyucu diyor ki: 'Birkaç yıl önce Tunceli'de kaybolan ve öldürüldüğü sanılan bir genç hanımın ismi etrafında medyaya yansıyan iddialar karşımıza ilginç acı gerçekleri de çıkardı..
Meselâ, Tunceli ilinde Vali olan kişinin oğlunun da karıştığı iddia olunan bir 'muhtemel cinayet' konusunda, Vali olan babanın devreye girip 'Emniyet'te veya karakollarda bir çok belgeleri yok ettirdiği, uyduruk polis raporları yazdırttığı' iddiaları işbu Vali'ye sorulunca, o kişinin, oğluna sahip çıkmak adına yaptırmış olabileceği müdahalelere değinmek yerine, 'Ben devletin valisiyim, sorgulanmayı kabul edemem, sadece devlete bilgi veririm' demesi, ve başka kamu personelinin de benzer baskılara maruz kalacağını çağrıştırması, ders alınırsa, hayırlara da vesile olur inşallah.. Düşününüz ki, ben kamuda çalışan bir küçük memurum ve ailemin geçimini bu memuriyetten dolayı elime geçen maaşla temin ediyorum, çocuklarım okula gidiyor ve onların hayat standartlarını da düşürmemem gerekiyor.. Ve böyle bir durumdayken, şehrin Valisi gelip bana emrederse, filan dosyayı ver deyip, emirler verse, ben o koskoca Vali'nin istek ve emirlerine nasıl, hayır diyebilirim? Kanunları o mu biliyor, ben mi?
Ben o Valinin karşısında, nasıl direnebilirim. Bu, hayatın tabiî akışına aykırıdır.. Neyse ki, o Vali de , oğlu da tutuklandı.. Bu gelişme, inşallah, hayırlı bir gelişmeye de yol açar..
*Tekirdağ'dan Kâmil Şahin isimli tarihçi okuyucu da diyor ki: 'Macaristan'da 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orban'ın lideri olduğu (Macar Yurttaş Birliği / Fidesz (İtimad) Partisi'nin, yapılan bir seçimle iktidardan düşmesi ilginç oldu. Budapeşte'de 1-2 yakınımız da çalışıyor, arada bir gidiyorum.. 300 yüzyıl öncelerde, Erdel Prensi ve sonra Macar İstiklal Hareketi'nin lideri olan, sonra da Tekirdağ'da /Tekfurdağı'nda, 1720-1735'lerde, yıllarca mülteci hayatı yaşayan İkinci Ferenç Rakoczie dolayısıyla, ve 300 yıl öncelerden bu yana bir bağlantımız olduğundan, Macaristan'la bizim şehrin daha yakın bir irtibatı vardı.. Bu açıdan, bir Tekirdağlı olarak, Macaristan'daki gelişmeler dikkatimizi üzerine çekiyor. Birkaç defa da şahsen gittim, Budapeşte'ye..
Ki, Rakoczi adına, Tekirdağ'da 'hayrât' olarak yaptırılan bir çeşme hâlen de ayakta olup, üzerinde şu yazı vardı:
جنتمكان سلطان
أحمد ثالث و سلطان
محمود خان حضراتنڭ متفق و مسافری
أردل قرال راقوسي فرنس ثانی خيراتی
اقدام سنه ١١٢٦
وفات سنه ١١٥١
(Cennetmekân Sultan
Ahmed-i Sâlis ve Sultan
Mahmûd Han Hazerâtının müttefik ve misâfiri
Erdel Kral(ı) Ferenç Rákóczi -i Sânî hayrâtı
İkdâm; Sene 1126
Vefat; Sene 1151..)
*
Bir keresinde, sanırım 2012'deydi, sizinle de karşılaşmıştık, Budapeşte ve Estergon'da.. Ve o zaman, Viktor Orban'ı Macar halkı seviyordu.. Peşte'de, orayı fetheden Arnavud Abdurrahman Paşa'nın türbesini de ziyaret etmiştik.. Hatırlıyor musunuz, mezar taşında, 'Kahraman düşmandı..' diye macarca bir not da yazılmıştı.. Orada, farsça bir beyt okumuştunuz, ilgimi çekmişti.. Onu tekrar yazar mısınız?
--Bu kardeşimizin hatırlattığı beyt'in etrafında olup bitenler ilginç olduğundan, onu da burada kısaca belirtelim: Budapeşte'yi fetheden Sadrâzam İbrahim Paşa, dönüşte, Budapeşte'den aldığı bazı heykelleri İstanbul'a getirip , bugün Sultanahmed Meydanı olarak bilinen mekâna diktirmiş ve amma, halk rahatsız olmuştu, 'Bu putlar da nesi?' diye.. Ve bu konudaki itiraz da, farsça bir beyt ile o dönemin sosyal medya aracı olan farşça şiirle dile getirilmiş;
'Du İbrahim âmed be'deyr-i cihân, /
Yeki, put-şiken şod, yeki put-nişân..
(Dünya mâbedine iki İbrahim geldi; birisi putkıran oldu; diğeri, putdiken!)
Bu beyt, halkın diline öyle oturmuş ki, hemen herkes rahatsızlığını bu farsça beyitle dile getirir olmuş.. Ve bu beytin kime aid olabileceği araştırılırken, Ramazan Figanî Çelebi'ye aid olduğu tahmini dile getirilip ona sorulunca, o da, 'Bir söz ki, bizim dudaklarımızdan sâdır olmuştur, o yolda canımızı da fedâ ederiz..' karşılığını vermiş ve en ağır 'mücazat'la taltif edilmişti, 500 sene öncelerde...
*Ahmed Taşdemir isimli okuyucumuz da 'Biz realitemizi görmüyoruz veya görmek istemiyoruz, yüzleşmek istemiyoruz. Toplumun alabildiğine yozlaştığı, çıkar odaklarının bunu, ele her zaman geçmeyecek bir fırsat olarak bilip, devlet organizasyonunu istismar ettiklerini görmek istemiyoruz.. Yeniden, adaletli ve objektif tahliller yapıp, düşünmemiz gerekiyor ve hayata geçecek gerçekçi çözümler üretmemiz gerekiyor. Aksi halde, bir ferd veya toplum kendi hallerini değiştirmedikçe, Allah onların hallerini değiştirmez.' diyor..
*K. Kasımoğlu isimli okuyucu da, İkinci Dünya Savaşı'nın son demlerinde, Amerika'nın Atom Bombası kullanmasının âkilâne ve âdilâne bir davranış olarak izah edilemediğini belirterek, Japonya bir ada ülkesi olarak, dört bir taraftan abluka altına alınmışken, birinci atomdan sonra, ikinciye ne gerek vardı?' diyor.. Ağustos-1945'in ilk haftasında Hiroşima'ya atılan Atom Bombasının neticesi görülmüşken; iki gün sonra ikinci Atom bombasının da Nagazaki'ye atılmasının mantığını sorguluyor.
--Şu kadarını belirtelim ki, Atom bombasının son derece büyük ve dehşetli bir tahrib gücü olacağı düşünülüyordu, ama, yine de bir tahmin idi, bu ihtimal.. Ve zannedildiği gibi yüksek bir tahrib gücü olduğu isbatlanırsa, bunun, Amerika'nın karşı konulamazlığını da dünyaya göstermesine hizmet edeceği düşünülüyordu. Ama, bu nükleer güce başka ülkelerin de sahib olabileceği beklenmiyordu.
Evet, hele de Müslüman toplumlar için, 'Onlar hayvandır!..' diyecek kadar aşağılaşan -bayağılaşan bir kişiden daha ne beklenir ki..
*Ankara'dan eğitimci Kâmil Yeşil kardeşimizin ilginç ve uzun yazısına ise, gelecek haftadaki hasbihalde değinelim, inşallah..
*