Fadime ÖZKAN

fozkan@star.com.tr

Gazeteci, devlet başkanı, terörist

ABD Başkanı Donald Trump'a yönelik silahlı saldırı girişimi sonrasında medya hareketlendi. Televizyonlar, gazeteler, sosyal medya kullanıcıları hararetle olayı tartışıyor. En popüler soru Trump'a kimin, neden suikast düzenleyebileceği üzerine. Trump'ın güvenliğinden sorumlu gizli servisin neden önce Başkan'ı değil de yardımcısı Vance'ı koruma altında aldığı sorusu da spekülasyona çok açık. Buna bir de Trump'ın 2024 Temmuz'unda ve Eylül'ünde iki kez daha saldırıya uğradığı gerçeğini ekleyince karanlık odakların kararlılığı ve son girişimin zamanlaması işi daha da ciddileştiriyor.

Lakin benim dikkat çekmek ve tartışmak istediğim nokta, saldırının ertesi günü Başkan Trump ile CBS News muhabiri Norah O'Donnell arasında yaşananlar. Ve devlet başkanıyla röportaj yapan bir gazetecinin kamu adına kullandığı soru sorma özgürlüğünün sınırlarının olup olmayacağı mevzuu.

Tartışmaya yol açan şey CBS muhabiri O'Donnell'ın Trump'a soru yöneltirken - bir pompalı tüfek, bir yarı otomatik silah ve çok sayıda bıçakla yakalanan- saldırganın manifestosundan alıntı yapmasıydı: "Artık bir pedofilin, tecavüzcünün ve hainin suçlarıyla ellerimi kirletmesine izin vermeyeceğim".

Trump muhabiri görece sakince dinledi ama tepkisi sertti: "Bunu okumanızı bekliyordum, çünkü okuyacağınızı biliyordum, çünkü korkunç insanlarsınız. Korkunç insanlar".

Ardından kendisini savundu: "Evet, bunu o yazdı. Ben tecavüzcü değilim. Kimseye tecavüz etmedim. Ben pedofil değilim. Bu saçmalığı hasta birinden okuyorsunuz. Benimle ilgisi olmayan şeylerle ilişkilendirildim. Tamamen aklandım. Bunu okuduğunuz için kendinizden utanmalısınız, çünkü ben bunların hiçbiri değilim. Bunu okumamalısınız. Utanç vericisiniz."

Peki, bir gazeteci devlet başkanı ile konuşurken ancak bir mahkeme salonunda, savcının karşısında, bir sorgu odasında tekrar edilse sakıncalı olmayacak nitelemeleri canlı yayında bu açıklıkla sormalı mı? Ki saldırganın yazdığı, CBS muhabirinin Trump'ın yüzüne okuduğu iddialar ABD Başkanı'nı tecavüzle suçluyor.

Herkes için yüz kızartıcı, tiksindirici ve aşağılayıcı nitelikteki bu suçlar kamuoyunun önünde muhatabın yüzüne söylendiğinde itham boyutundan çıkar, hüküm cümlesine dönüşür.

Dolayısıyla bunun bir sınırı, usulü olmalı mıdır?

Benim cevabım net. Gazetecinin muhatap olduğu kişiye istediği, önemli bulduğu, merak edilen konularda soru sorabilme özgürlüğünün olması bu mesleğin en sevdiğim yanlarından biri. Kamu adına kullanılan bu özgürlük bir tür güç yükler gazeteciye. Bu sayede peş peşe sorabilir, ısrar edebilir, tersten sorup muhatabını boşa düşürebilir. Ama tuzak kuramaz. Kurmamalıdır.

Tüm bunların incelikli, adaletli ve ölçülü olması gerekir. Muhatabı tartışmalı bir isim -hatta Trump da- olsa kişilik haklarına riayet etmek gerekir. Gazeteci savcı değildir çünkü. Merak eder ama itham etmez. Suç isnatlarına dair görüşünü sorabilir ama nezarethane memuru gibi konuşmaz.

Kamuoyu saldırganın manifestosunda nelerden bahsettiğini haberlerden öğrendi zaten. İçeriği biliyor yani. Haber dili dolaylı ve mesafelidir ama yüz yüze röportajda mesafe ortadan kalkar. Hele de yüz kızartıcı iddialar doğrudan suçlamaya döner.

"Saldırganın manifestosundan haberiniz oldu mu? Okuduğunuzda ne hissetiniz, neler düşündünüz? Orada sıralanan ithamlara cevabınız nedir? Bunun fiziki bir saldırı olmanın yanı sıra bir itibar suikastı olduğunu da düşünür müsünüz" gibi sorulabilir. Ama bir devlet başkanına "Siz tecavüzcü müsünüz? Pedofili misiniz?" diye sorulmaz.

Trump'ın gazeteciye hakaret etmesi –ki Trump bunu hep yapıyor- kuşkusuz sorunlu ve yanlıştı. Lakin gazetecinin de mesleğin ilkelerine riayet etmediği, dilin zenginliklerinden faydalanmadığı da çok açık.

Peki, bir saldırganın, katilin yahut teröristin suikast girişimini haklı ve gerekli göstermek, gerekçelendirmek için yazdığı ya da söylediği cümleleri yayınlayarak yaygınlaştırmalı mı medya? Bunu yaptığında teröristin, katilin, saldırganın sözcüsü haline gelmez mi? O terör saldırısının yahut suikastın parçası olmaz mı?

Buna cevabım da evet. Zira medya teröristin/katilin sergilediği şiddeti doğası gereği büyütüp yayar. Eğer medya, sahip olduğu gücü ilkesel ve doğru şekilde kullanmazsa terör saldırısına gerekçe üretmiş olur. "Fail saldırdı çünkü saldırdığı kişi şunları yaparak bunu çoktan hak etmişti" duygusunu uyandırır. Yani saldırganı haklı çıkarır, haberdar olanları tedirgin eder ve böylece katilin/teröristin amacına hizmet eder.

Bunun en yaygın örneğini yıllarca kadın cinayeti haberlerinde gördük. Katilin "öldürdüm çünkü yemeğin tuzu azdı" yahut "açık giyiniyordu" yahut "boşanmak istiyordu" şeklindeki gerekçelerinin detaylandırılarak yayınlanması, işlenen cinayeti haklı çıkarmaya veya tartışılabilir bir şeymiş gibi algılanmasına yol açar. Bu hatayı hala yapan medya kuruluşları var ne yazık ki.

Bu tür "ölümcül" meslek hatalarının en uç örneklerinden birine 2015 yılında Cumhuriyet gazetesi imza attı.

Daha sonra HDP listesinden vekil seçilen Ahmet Şık DHKP/C'li teröristler tarafından makamında rehin alınarak şehit edilen Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz'ın katilleriyle röportaj yaptı. Firari Can Dündar yönetimindeki Cumhuriyet gazetesi ile Ahmet Şık Türk basın tarihinin en karanlık örneklerinden birini sergilediler. Birinci sayfada terör örgütü paçavralarının asıldığı odada ağzı bantlanıp kafasına silah dayanmış savcı Kiraz'ın fotoğrafını 9 sütuna bastılar. "Bu mecbur bırakıldığımız yöntem" manşetiyle terör eylemine gerekçe üreterek ve teröristleri kahramanlaştırıp devleti karalayarak terör saldırısının medya ayağını oluşturdular.

Su-i misal, misal olmaz derler. Doğrudur. Ama gazetecilik öğrencileri ve genç gazeteciler için "terör/şiddet haberi nasıl verilmez"in örneği olarak kayda geçirmek istedim.