Cumhur İttifakı liderleri bölgemizdeki olası gelişmelere hazırlık yaparken "iç cepheyi tahkim etme" vurgusu yapıyor. Bölgesel gerilimlerin arttığı, hibrit tehditlerin yaygınlaştığı ve devletler arası rekabetin sınır hattından çok toplumların iç yapısında da yürütüldüğü bir dönemde bu yaklaşımın güvenlik boyutu daha görünür hale geliyor. Çünkü modern dönemde devletleri zorlayan mesele sadece dış tehditler değil. İçeride oluşan kırılganlık alanları ve kurumsal sızma riskleri.
Türkiye yakın geçmişte bunun en ağır örneklerinden birini yaşadı. 7 Şubat 2012 MİT krizi cemaat maskeli yapının nasıl bir sistem krizi yaşattığını gösterdi. Devlet organizmasının uluslararası arka planı olan bir örgüt tarafından nasıl bir mücadele alanına dönüştürülebileceğini gösteren bir kırılma anıydı. O günlerde çok tecrübeli bir emniyet müdürüyle sohbet etmiştik. Söylediği şu cümle durumu ortaya koyuyordu: "Biz diğer örgütleri tanıyoruz. Nasıl hareket edeceklerini öngörebiliyoruz. Ama bu yapı çok farklı, biz bunu bilmiyoruz."
Aradan geçen yıllarda Türkiye ağır bedeller ödedi. 15 Temmuz bunun en kanlı aşaması oldu. Örgütün zehirlediği militanlar yüce meclisimizi ve polis özel harekat merkezimizi bombaladılar. Şehit ve gaziler verdiğimiz uzun bir gecenin ardından devlet kurumlarında tasfiyeler gerçekleştirildi, operasyonlar yapıldı ve örgütün mensupları önemli ölçüde dağıtıldı. Ancak bugün gelinen noktada meseleye yalnız geçmişte kalmış bir güvenlik problemi gibi yaklaşmak ciddi hata olur. Çünkü FETÖ klasik bir örgüt modeliyle hareket etmedi. Uzun yıllar boyunca eğitim, finans, bürokrasi, akademi, medya ve uluslararası bağlantılar üzerinden çok katmanlı bir ilişki ağı kurdu.
Son günlerde yeniden yargı içerisindeki yapılanma tartışmaları gündeme geliyor. Bunun yanında örgütün gaybubet evleri, finans kaynakları, kripto para yöntemleri ve şifreli haberleşme ağlarına dönük operasyon haberleri dikkat çekiyor. Bu tablo bize örgütün tamamen ortadan kaybolmadığını, sessiz ve derinden hareket eden esnek bir yapıya dönüşmeye çalıştığını gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yıllar önce kullandığı "tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet" tanımı örgütün toplumsal piramidini işaret ediyordu. Ancak burada önemli olan örgütsel hiyerarşiden çok bu yapı etrafında oluşan ilişki ağlarının devlet kurumları açısından nasıl güvenlik riski üretebildiği meselesidir. Çünkü geçmişte cemaat çevreleriyle yoğun temas kurmuş, yurtdışında konaklama hizmeti almış, kariyer ilişkileri geliştirmiş, bedava seyahat olanaklarından yararlanmış bazı isimler doğrudan örgüt mensubu olmasa bile potansiyel baskı, manipülasyon ya da şantaj unsuru haline gelebilir. Unutulmamalı ki henüz hizmet/cemaat evresinde katmanlar arası geçişler ve ilişkiler vardı. Cemaate ibadet/ticaret katmanında dahil olmuş biri planlı evlilikler üzerinden sıkı bir ilişkiye girmişti. Daha net ifadeyle ihanet tavanı için yetiştirilmiş parlak eğitimli "altın çocuk" önemli isimlere gelin/damat yapılabiliyordu.
Devletler yalnız açık tehditlerle mücadele etmez. Kriz anlarında aktive olabilecek gri ağlar, finansal ilişkiler, bürokratik sadakat sorunları ve psikolojik operasyon kapasitesi de modern güvenlik mimarisinin temel başlıkları arasında yer alır. Özellikle savunma sanayi, yüksek teknoloji geliştiren kurumlarımız, güvenlik bürokrasisi, YÖK, ÜAK ve üniversitelerimiz karar alma mekanizmalarındaki aktörleri titizlikle seçmeli. Bu isimlerin bu açıdan dikkatle değerlendirilmesi artık rutin bir idari tercihten ziyade doğrudan milli güvenlik konusudur.
Bu nedenle kamuoyunda oluşabilecek "FETÖ ile mücadelede gevşeme var" algısı son derece risklidir. Çünkü güvenlik politikalarında bazen algının kendisi bile kırılganlık üretir. Devletin kararlılığı konusunda oluşacak en küçük tereddüt, yalnız örgütsel kalıntıları değil; dış bağlantılı operasyon alanlarını da cesaretlendirebilir. Adalet Bakanı Akın Gürlek'in ve çalışma ekibinin bu konuda yüksek hassasiyet taşıdığını biliyoruz. Ancak her kurum adli teşkilatımızı meşgul etmeyecek tercihlerde bulunmalı. Kurumlarımız kendi iç işleyişinde kritik komisyonlar, bilgi işlem departmanları, personel ve destek hizmetleri gibi birimleri liyakat esasınca ve milli güvenlik hassasiyetiyle belirlemeli. Neyi kastettiğimizi anlamak istemeyenler için hatırlatalım 15 Temmuz gecesi kapıyı içerden açan ve lojistik destek veren İBB müdürü hafızalarımızda.
Bugün örgütün yurtdışındaki hareketliliği, Avrupa'daki finansal ağları ve farklı ülkelerde sürdürdüğü temaslar dikkatle izleniyor. Türkiye'nin bölgesel gerilimlerle karşı karşıya kaldığı, ekonomik ve jeopolitik baskının arttığı dönemlerde bu tür yapıların yeniden pozisyon almaya çalışacağı açıktır. Çünkü hibrit mücadele çağında devletleri zayıflatma girişimleri yalnız askeri yöntemlerle yürütülmüyor. Toplumsal kutuplaşma, bürokratik kriz üretimi, bilgi operasyonları ve içerideki kırılgan alanları harekete geçirme yöntemleri de bu sürecin parçası haline geliyor.
Öte yandan burada önemli bir ayrımı doğru yapmak gerekiyor. Türkiye'de dini gruplar, cemaatler ve tasavvufi yapılar toplumsal hayatın sosyolojik gerçeklerinden biridir. Bu yapılar tarih boyunca sosyal dayanışma, eğitim ve kültürel aidiyet alanlarında önemli roller üstlendi. Ancak modern dönemde bütün yapılar için temel mesele şeffaflık, denetlenebilirlik ve dış müdahalelere karşı kurumsal farkındalık üretme kapasitesidir. Çünkü kapalı devre ilişki ağları zamanla yalnız dini ya da sosyal alan üretmez; aynı zamanda güvenlik riski doğurabilecek kırılgan yapılar da oluşturabilir.
Türkiye'nin yakın tarihi bize bir gerçeği net biçimde gösterdi: Devlet hafızası zayıfladığında ve kurumsal güvenlik refleksi gevşediğinde ortaya çıkan boşluk yalnız bürokratik sorun üretmez. O boşluk zamanla doğrudan milli güvenlik meselesine dönüşür. Bugün bölgemizde yaşanabilecek olası gelişmelerin iç cepheyi sarsma potansiyelini hafife almayalım.