Üçüncü bölümü, İngilizlerin Kudüs'ü işgaliyle bitirmiş; "11 Aralık 1917, aslında Yahudi devletinin 'doğum günü'dür" demiştik!
Nitekim sonrası "çorap söküğü" gibi gelmişti!
4 Temmuz 1918'de, "ateşten taht"a oturan Sultan Vahideddin Han, orduyu da devleti de örümcek gibi saran İttihatçıları çok iyi tanıyordu!
Veliahtlık dönemindeki 15 Aralık 1917 tarihli Almanya ziyaretine "ordu temsilcisi" olarak katılan Mustafa Kemal Paşa, kendisini "İttihatçı düşmanı" olarak tanıttığı için cülustan hemen sonra 5 Ağustos 1918'de huzuruna çağırmış ve en önemli cephe olan Suriye'deki 7. Ordu Kumandanlığına tayin etmişti. Ve çok güvendiği paşasına "Filistin'i düşman eline geçirtmeyin" demişti.[1]
Tam yetki ve 5 milyon altınla 28 Ağustos 1918 günü Nablus'taki karargâhına ulaşan Mirliva Mustafa Kemal, Sultan'ın arzusunun aksine bu "ümitsiz" savaşın bir an evvel bitmesini istiyordu.[2]
Nitekim 4. ve 8. Ordu arasında konuşlanmış olan 7. Ordusunu, 18 Eylül sabahı başlayan İngiliz taarruzunda çatışma başlamadan geri çekmişti! Açılan geniş boşluktan hızla dalan İngiliz birlikleri, iki taraftaki 8. ve 4. Orduları arkadan kuşatmıştı. Beklenmedik şekilde açılan bu gedik, her şeyi altüst etmişti![3]
Kemalistlerin "Muhteşem ric'at" dediği bu çekilme yüzünden "son cephe" de çökmüştü. Zaten 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi, Osmanlı'yı fiilen tarihe gömmüştü.
Yani, İngiliz Yahudi ittifakının 18. yüzyıl başında belirlediği "Osmanlı yıkılacak, Yahudi devleti kurulacak" hedefinin ilk aşaması, Reşid Paşa gibi "işbirlikçi"ler sayesinde tamamlanmıştı!
Sıra "devlet kurma"aşamasına gelmişti.
Bu bölüme başlamadan önce, çok önemli olan ilk üç yazımızı okuyabilirsiniz:
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-1-ilk-adimi-mason-resid-pasa-atti-yazi-2008920/
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-2-filistini-vermedi-bilekleri-kesildi-yazi-2010505/
https://www.star.com.tr/yazar/israilin-turk-mimarlari-3-jon-turkler-sultan-hamidi-devirdi-filistini-yahudilere-verdi-yazi-2012076/
YENİ PAŞALARA YENİ DÖNEMDE YENİ GÖREVLER!
Evet, Osmanlı yıkılmıştı ama sonrası da kolay değildi! İngiliz işgalindeki Filistin artık Yahudilerin sayılırdı ama "toprak", devlet için gerekli şartlardan sadece biriydi!
Henüz yeteri kadar Yahudi nüfus taşıyamamışlardı ama başka problemler de vardı. Çünkü bu, sıradan bir devlet değildi! Asıl, kurulduktan sonrası önemliydi.
Müslüman coğrafyası ortasında kurulacak "Yahudi devleti"nin geleceği nasıl teminat altına alınacaktı?
Daha da önemlisi, Osmanlı'yı yıkmışlardı ama "devlet" ile birlikte "millet" de yok olmuyordu! Anadolu'daki Türklerin; gelecekte, Yahudi devleti için tehdit unsuru olmaması nasıl sağlanacaktı?
Zira Abdülhamid Han'ı devirmek için çok uğraşan önderleri Emmanuel Carasso, "Türkleri kendi haline bırakırsanız her an yeni bir 'Abdülhamid' çıkabilir" diye uyarmıştı!
O halde, öncelikle Anadolu'daki "yeni oluşum" iyi yönetilmeliydi! Yeni Türk devleti, Osmanlı gibi olmamalıydı!
Bu sebeple, bundan sonraki "işbirlikçi"lerin rolü değişmişti. "Yeni Türkiye"yi "Batı'ya endeksli" olarak inşa edeceklerdi. Böylece, kuluçkadaki Yahudi Devleti'ni "tehdit" kabiliyetini baştan önleyeceklerdi!
TÜRKLERİN GELECEĞİ LONDRA'DA BELİRLENDİ!
İngiltere'nin bu bölgede uygulayacağı "dış politika"nın kararlaştırıldığı "Şark Komitesi" (Eastern Committee), yeni dönemdeki stratejiyi belirlemek üzere 23 Aralık 1918'de toplanmıştı. Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Mareşal Wilson, Henry McMahon ve hâlâ başımızın belası olan "Sykes-Pickot"un İngilizi Mark Sykes gibi "tanıdık" isimlerden oluşan komitenin başkanı ise meşhur Türk düşmanı George Curzon idi.[4]
Komite üyeleri "Fırsat bulmuşken, bizi yüzyıllardır uğraştıran bu Türkleri, Orta Asya'ya sürelim; kurtulalım" deşmişti!
Bu bölgeyi ve Türkleri çok iyi tanıyan Lord Curzon, "Evet, Türk'ün yok olması bir kötülüğün kökünü kazır ama onları Komünist Rusya'ya teslim etmemiz, yeni fenalıklar doğabilir" demiş; Türkleri kontrol altında tutmayı teklif etmişti![5]
"Türkleri kalıcı kontrolün yolu"nu ise, Ocak 1919'da Dışişleri Bakanlığı'na sunduğu "Şark Komitesi Raporu"nda, "Payitahtı Anadolu'ya taşımak ve Hilafet'i kaldırmak" şeklinde ifade etmişti.
Raporu kabul edilen Curzon, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı'na getirilmiş ve "Batı dostu Yeni Türkiye" oluşumunu yönetmesi istenmişti.
"Başkentin Anadolu'ya taşınması" şartı, Ankara Hareketi'nin de hedefi olduğundan, Lord Curzon bu "ortak payda"yı iyi kullanmıştı. Hatta bu sürecin, Londra'nın arzu ettiği gibi sonuçlanması, "Anadolu Hareketi, İngiliz işbirliğinde ilerledi" iddialarına sebep olmuştu.[6]
Bunu bilmiyoruz. Ancak, bu dönem hakkındaki birçok ayrıntı, Türk milletinden gizlenmişti! Vahideddin Han'a "İngiliz gemisiyle kaçtı" diye veryansın edenler, Mustafa Kemal'in Samsun'a İngiliz vizesiyle gittiğini yıllarca saklamış; "Kaçak gitti" masalı anlatmıştı. Oysa İstanbul'dan "özel" İngiliz vizesiyle gitmiş ve Samsun Valiliği'nin de teyit ettiği gibi Samsun'da ilk temas kurduğu kişi İngiliz Askerî Temsilci Yüzbaşı L. H. Hurst olmuştu.[7]
Ayrıca Lord Curzon, yeğeninin kocası olan gözde istihbarat elemanı Alfred Rawlinson vasıtasıyla, Mustafa Kemal'i Ankara'ya kadar takip etmiş; Kazım Karabekir'in, hatıralarında geniş anlattığı gibi özellikle Erzurum Kongresi sürecinde yönlendirmişti.
Hatta "Ankara Valisi" Yahya Galip, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan hatıralarında, "Paşa'yı (27 Aralık 1919'da) iki tabur İngiliz askeri karşıladı" demişti. Askerlere, İngiliz kökenli Vitali ailesinden Yüzbaşı Vitol (Whitall) komuta etmişti.[8]
BELGELER, "HİLAFET ŞARTI ÖNCEDEN GÖRÜŞÜLDÜ" DİYOR!
Alman şarkiyatçı Gotthard Jaeschke, "Sultanlık ile Halifeliğin birbirinden ayrılması; daha doğrusu Hilafet'in, hükümdarlık salahiyetinden mahrum bırakılması, ilk defa 12 Eylül 1922 tarihinde gerçekleşen Mustafa Kemal-Ward Price görüşmesinde konuşuldu" diyor. İngiliz istihbaratçıyla yapılan bu görüşme, Saltanat'ın kaldırılmasından 48 gün, Lozan Konferansından ise 68 gün önceye rastlıyor.[9]
Bu görüşmeyi Ahmet Kabaklı, "İngilizlerin, Hilafet konusunu ilk temaslarından itibaren M. Kemal ile konuşmuş olduklarını göstermesi bakımından çok kritiktir" şeklinde değerlendiriyor.[10]
Lozan görüşmelerini yöneten Lord Curzon'un ilk şartı, "başkentin Anadolu'ya taşınması ve Hilafet'in kaldırılması" idi! Zaten İsmet Paşa da, "Hilafet'ten kurtulmakta temel vasıta olacağı için Lozan dönüşünde ilk önce Ankara'nın başkent ilân edilmesine yoğunlaştım ve 13 Ekim'de Meclis'ten geçmesini sağladım" demişti![11]
Hilafet'in Lozan'da konuşulduğu gerçeğini, Başvekil Rauf Bey de, gazeteci Feridun Kandemir'e şöyle ifade etmişti:
"Anlaşıldığına göre İsmet Paşa, Lozan'da İngilizlerle arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşısı Hayim Nahum Efendi'nin telkinleriyle Hilafet'in artık ne şekilde olursa olsun devamına müsaade edilmeyeceğini tamamıyla benimsemiş!"[12]
Çünkü, Müslümanların birlik ve beraberliğinin teminatı olan Hilafet'in kaldırılması, İslâm coğrafyasının "ortasına" kurulacak olan Yahudi devletinin güvenliği açısından hayati önem taşıyordu!
"YOL HARİTASI" LOZAN'DA İSMET PAŞA'YA VERİLDİ
Lord Curzon, "Yeni Türkiye'nin kodları"nı İsmet Paşa'ya dikte ettirmişti. Şark Komitesi'nin şartları, Ankara'nın "inkılap" hedefleri olarak uygulanacaktı! Bu "zafer"le Londra'ya dönen Lord Curzon, Lordlar Kamarası'nda yaptığı konuşmada, "Şark Komitesi'nin kararı aynen tahakkuk edecek. Türkler eski gücüne asla dönemeyecek. Zira biz, onları ruhen öldürdük" demişti![13]
Bu küstah ifadeler, tek parti dönemindeki "sert kodlamalar"ı tarif ediyordu!
Kısaca İngiltere, Haçlı Siyonist ittifakın menfaatlerini zedelemeyecek bir "Türkiye"ye izin vermişti! Bu çizgiden ayrılması durumunda tekrar "Batı dostu" yörüngesine sokulması gerekiyordu!
Churchill'in, "Türkiye solarsa sulayın büyürse budayın" şeklindeki vasiyeti de bu uyarıyı özetliyordu. Gerçekten Türk milleti her kalkınma teşebbüsünde, Batı'dan uzatılan "çelme"lerle dize getiriliyordu!
KURACAKLARI DEVLETİN ETRAFINI "VESAYETÇİ"LERLE DONATTILAR!
"Devlet" ilânından önce iki "şart"ın tahakkuku gerekiyordu. Öncelikle, Türkiye'nin Şark Konseyi'nde belirlenen çerçevede inşa edilmesi yakından takip edilecekti. Hilafetin kaldırılması ve "inkılap"ların gerçekleşmesi çok önemliydi.
Diğer taraftan da, kurulacak olan Yahudi devletinin etrafı "ıslah" edilmeliydi! Yani Arap coğrafyası, İngiliz Yahudi ittifakının güdümünde yönetilen devletçikler haline getirilmeliydi!
İngilizler, bu coğrafyayı dizayn etmeye 1921 yılında kurdukları Transjordan (Ürdün) ile başlamıştı! Devlet kurarken Filistinlileri buraya taşıyacaklardı! Hemen bitişiğindeki "İslâm'ın kalbi" olan Arap Yarımadası da 1932 yılında, İngilizlerin çok iyi tanıdığı Suudîlere "emanet" edilmişti.
1943'te "Lübnan" ve 1946'da "Suriye" adıyla kurdukları devletçiklerin başına da, Yahudileri asla rahatsız etmeyecek "müstemleke valileri" tayin etmişlerdi. Bölgenin en önemli devleti olan Mısır ise zaten yıllardır İngilizlerin işgalindeydi!
Gerçekten bu "Arap devletleri", İsrail'in kuruluşundan itibaren başlayan katliam ve zulümlerine asla ses çıkarmamış; hatta İsrail'e sinsice yardım etmişlerdir. Öyle ki, 7 Ekim 2023'ten itibaren "cinnet" noktasına ulaşan soykırımda bile Netanyahu'nun, 12 Kasım'da kameralar önündeki "Koltuklarınızı kaybetmek istemiyorsanız sesinizi çıkarmayın" tehdidine boyun eğmişlerdir.
TÜRKİYE'Yİ "TEK PARTİ" ÜZERİNDEN DİZAYN ETTİLER!
Yahudi devleti için "en büyük risk" potansiyeli taşıyan Türkiye'deki "yapılanma" ise, İngiltere ile başlayıp ABD ile devam eden "yakın takip" sayesinde "kontrol" edilmişti! Her iki emperyalist devlet de bu kontrolü, 9 Eylül'de kurulan "Halk Fırkası" üzerinden yürütmüştü.
En önemli adım, "en büyük tehdit" olan Hilafet'in kaldırılmasıydı. Zaten Lord Curzon, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması öncesinde bunun sözünü almıştı. Ancak Ankara, bu "zor adım" için biraz güçlenmeyi bekliyordu ama İngiliz Yahudi ortaklığının "acelesi" vardı!
Nitekim'nı, "hezimeti onaylamak" için hazırlanan "özel Meclis" 23 Ağustos'ta bu görevini tamamlamıştı! Çünkü "Yeni Türkiye"nin Batı'da tanınması, bu "kuruluş senedi"ne bağlıydı!
Ancak bunun için diğer "taraf" devletlerin de onaylaması gerekiyordu. Oysa İngiltere, aylar geçtiği halde antlaşmayı parlamentoya sevk etmiyordu. Çünkü Hilafet'in kaldırılmasını bekliyorlardı ve bu, sadece Yahudiler için değil İngilizler için de çok önemliydi.
İngiliz yazar Philip Graves'in yıllar sonra yaptığı "Türk Cumhuriyetçileri, Müslümanları yöneten İngiltere için her zaman güçlükler çıkaran Hilafet'i ortadan kaldırmakla, Britanya İmparatorluğu'na olağanüstü bir iyilik yapmıştır" değerlendirmesi de bunu gösteriyordu. (Briton and Turk, London 1941)
Mesajı alan Ankara, 3 Mart 1924 günü Hilafet'i kaldırmış ve Londra'da bir yıldır bekletilen Lozan Antlaşması da 16 Temmuz 1924'te İngiltere Parlamentosu'nda onaylanmıştı. Nitekim 29 Ekim 1923'te kurulan "Türkiye Cumhuriyeti"ni bir türlü tanıyamayan Avrupa ülkeleri, bu onaydan sonra hemen tanımıştı!
Ufukta görünen Yahudi devleti önündeki en büyük engel kalkmıştı!
Ancak, bu devletin "selameti" için Türkiye, "savunma" başta olmak üzere sanayi ve teknolojide de daima Batı'ya bağımlı olmalıydı! "Risk" ancak böyle kontrol edilebilirdi!
KOCA UÇAĞI YAPTI AMA "UÇUŞ SERTİFİKASI" DENEN KÂĞIDI ALAMADI
"Müstakbel Yahudi Devleti'ni koruma bariyeri"ne ilk önce Vecihi Hürkuş takılmıştı!
I. Dünya Savaşı'nda Rus uçağını, Kurtuluş Savaşı'nda Yunan uçağını düşüren İstiklâl Madalyalı pilot; bağımsızlığın artık göklerde olduğunu görmüştü.
Ve Türkiye, daha 1925 yılında ilk Türk markası olan "Vecihi K-VI" uçağıyla tanışmıştı. Ancak devlet, "uçağı kontrol edebilecek teknik personel bulunmadığından" uçuş sertifikası verememişti!
İlgili müdürün, "Uçağına güveniyorsan uçur. Başarıyla tamamlarsan, sertifikayı vermek zorunda kalırız" tavsiyesi üzerine, 28 Ocak 1925'te 15 dakika süren başarılı bir uçuş yapmıştı ama sertifika yerine ceza almış; uçağına da el konmuştu.
Oysa o günlerde Franko-Rumen isimli bir yabancı şirket, Türkiye'de posta tayyaresi işletmek için gelmişti. Yani devlet, yerli üretime izin vermiyor ama fahiş ücretle yabancı filo kiralıyordu.[14]
AMA DEVLETİN "UÇAK"TAN ÖNEMLİ İŞLERİ VARDI!
Çünkü "devlet", çok daha önemli olan "Batıcı Yeni Türkiye"nin inşasıyla meşguldü. 3 Mart 1924'te çıkarılan "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" ile en önemli adım atılmış; yeni nesiller, eğitim yoluyla ipotek altına alınmıştı.
3 Mart 1925'te çıkarılan "Takrir-i Sükûn" sayesinde ise, matbuatın (gazetelerin) bu operasyonlara muhalefet etmesi önlenmiş, "Batılılaşma" hedefini baltalayan İslâmiyet hakkında yayın yasaklanmıştı.
Vecihi Hürkuş'un "sertifika" beklediği günlerde ise, devlet "Şapka devrimi" ile meşguldü. Reisicumhur Mustafa Kemal'in 27 Ağustos 1925'te Kastamonu'da tanıttığı "şapka" için 2 Eylül'deki 2431 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile "mecburiyet" getirilmişti.
Bu mesele o kadar önemliydi ki, devletin iç ve dış gündemi "şapka"ya kilitlenmişti. Hatta İngiltere, Lozan'da "Sonra hallederiz" diyerek geçiştirdiği Musul'a el koymuştu ama dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat'ın ifadesine göre, devlet daha önemli(!) işle meşgul olduğu için bununla ilgilenememişti:
"Atatürk (şapka hususunda) fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi aleyhimize neticelendiği için kendileri hayli sıkıntılı idi. 'Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!' cevabı verdim. Hafifçe gülümsediler ve başlarını birkaç defa sallayarak beni tasdik ettiler!"[15]
Hükümet'in en önemli işi ise, "şapkaya matuf itirazları bertaraf etmek" idi!
22 Ekim günü İzmir'den dönem Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa'yı, Başvekil İsmet Paşa karşılamıştı. Trenden inen Paşa'nın ilk sözü "Yobazların şapka konusundaki tutumu nedir" diye sormak olmuştu. İsmet Paşa, "Sinmiş ve ister istemez kabullenmiş durumdalar" şeklinde cevap vermişti ama o yine de, "Nesiller değişinceye kadar böyle sıkı tutmak lüzumludur, katiyen emniyet caiz değildir" diye uyarmıştı.[16]
VECİHİ HÜRKUŞ 5 YIL SONRA YENİ UÇAK YAPMIŞTI AMA...
Vecihi Hürkuş, yıllar süren THK ve TOMTAŞ maceralarından sonra Kadıköy'deki imalathanesinde çok daha gelişmiş olan "Vecihi XIV" uçağını üretmişti. 2 kişilik, spor tipi eğitim uçağıyla ilk uçuşunu, 27 Eylül 1930'da Fikirtepe'de büyük bir izleyici ve gazeteci ordusu önünde gerçekleştirmişti.
Ertesi gün Başbakan İsmet Paşa'nın, gazetelerdeki haberler üzerine tebrik ettiği Hürkuş, "Bu sefer olacak" ümidiyle, "uçuş sertifikası" almak için Ankara'ya yeni uçağıyla gitmişti.
Hipodrom Meydanı'na indikten sonra büyük bir heyecanla İktisat Bakanlığı'na giden Vecihi Bey'e; yine "Hayır" demişlerdi. Sertifika yerine, "Devlet bünyesinde tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir" yazılı bir kâğıt vermişlerdi.
Ayrıca bu uçağına da el konmuştu! Vecihi Bey şok olmuştu! 5 yıl geçmiş ama hiçbir şey değişmemişti!
Ama devletin de bir "önem sırası" vardı! Zira bu süreyi, "Harf Devrimi" gibi Batı'nın olmazsa olmaz şartlarını yerine getirmek için yoğun inkılap çalışmalarıyla geçiren devlet, o günlerde de "Dinde Reform" ile meşguldü!
Mustafa Kemal Paşa, "Dinde Reform Yılı" ilan ettikleri 1932'ye hazırlık için Sabetayist Reşit Galip'in hazırladığı "Türkçe İbadet Plânı"nı onaylamış, "Hızla başlatın" talimatı vermişti.
Dolmabahçe Sarayı'nda toplanan mütercim ve müzisyenler, Türkçeye çevrilerek bestelenen ezan ve sureleri derhal Paşa'ya sunuyorlardı. Bu çalışmalardan sonra "Dinde Reform Yılı", Kadir Gecesi'nin idrak edildiği 3 Şubat 1932 akşamı Ayasofya Camii'nden ilân edilen "ezan yasağı" ile başlatılmıştı!
Daha sırada Ayasofya Camii'nin kapatılması, Anayasa'dan "Türkiye devletinin dini, dîn-i İslâmdır" ibaresinin çıkarılması ve laikliğin ilân edilmesi gibi Batı'nın çok önem verdiği ve dikkatle izlediği "yapısal değişiklikler" vardı. Ve bunlar, uçak üretmekten daha önemliydi!
İSMET PAŞA TALİMAT VERDİ, YEŞİLKÖY HAVAALANI KAPATILDI!
Nuri Demirağ'ın çilesi de farklı değildi. Tek motorlu "Nu.D.36"dan sonra 1938 yılında da çift motorlu yolcu uçağı olan "Nu.D.38"i üretmişti.
Saatte 325 kilometre hız yapan, 5 bin metre yükselebilen Nu.D.38, 1944 yılında "Dünya Havacılığı/Yolcu Uçakları A Sınıfı"na alınmıştı.
Ancak Türklerin, kendi uçağını yapması hatta başka ülkelere satması, Amerika'yı çok öfkelendirmişti. Çünkü hem Amerika'nın küresel hâkimiyeti hem de ilân edilmek üzere olan Yahudi devletinin selameti(!) bakımından kritik öneme haiz olan Türkiye, mutlaka "avuç içinde" olmalıydı! Bu ise, yerli sanayinin gelişmemesine bağlıydı!
"SSCB tehdidi" ile korkutulan Reisicumhur İsmet Paşa, "bağımsız Türkiye" için hava-su gibi değerli olan bu üretim teşebbüslerini, devlet gücünü kullanarak kapattırıyordu. Yani Vecihi Hürkuş'tan itibaren yaşananlar, statükocu birkaç bürokratın sabotajı değil; Haçlı Siyonist ittifakın CHP üzerinden yürüttüğü bir "operasyon" politikasıydı.
Nitekim Türk Hava Kurumu, sipariş verdiği 24 adet eğitim uçağını, Nuri Demirağ'a "darbe" vurmak için almaktan vazgeçmişti. Oysa savaş durumunda "bombardıman uçağı"na dönüştürülebilen bu uçaklar, bütün test uçuşlarını başarıyla tamamlamıştı.
Bu darbe de yetmemişti! Üretimin tamamen engellenmesi gerekiyordu!
Reisicumhur İnönü, 1944 yılında "Bu adamı bitirin" talimatı vermişti. Buna şahit olan Gök Okulu öğrencisi Kemal Uras (Ufuk Uras'ın ağabeyi), babası Albay Hasip Uras'a yazdığı mektupta, o gün yaşananları üzülerek anlatmıştı:
"Cumhurbaşkanımız havaalanını ve okulu gezdi. Çok beğendi. Sonra Nuri Bey'in odasına geçildi. Nuri Bey, yaptığı işleri bir bir arz etti. İnönü, 'Her şey çok mükemmel, daha ileriye gitmek için devletle niçin işbirliği yapmıyorsunuz' diye sordu. Nuri Bey bu soruya çok şaşırdı! 'Senelerdir söylediğiniz hususta uğraştım. Fakat başaramadım. Devlet mensupları benden rüşvet istiyor' dedi. İnönü çok bozuldu, 'İspat eder misin' diye sordu. Nuri Bey, 'Ederim' dedi ve 'İlgili evrakı getireyim' diyerek yazıhanesine geçti. İnönü, yanındaki zevata, 'Havaalanını istimlâk edin. Uçakları da sattırmayın.' dedi. Nuri Bey döndüğünde İnönü kalkmıştı..."[17]
Talimatı alan bürokratik oligarşi ordusu hemen hücuma geçmişti. Aynen İnönü'nün dediği gibi "Atatürk Havalimanı" olarak bilinen Yeşilköy'ü, m2'si 60 paradan istimlak etmiş; Gök Okulu'nu da kapatmışlardı. Ayrıca, İspanya, İran ve Irak için üretilen uçaklar da gönderilememiş, hurdacıya verilmişti!
1.000 KG.'LIK BOMBA ÜRETİYORDU, İSMET PAŞA "SOBACI" YAPTI!
Şakir Zümre'nin hikayesi de çok dramatikti.
Haliç kıyısındaki "Türk Sanayi-i Harbiye ve Madeniye Fabrikası"nda 100, 300, 500 ve 1000 kg'lık uçak bombaları, denizaltı mühimmatı, aydınlatma fişeği ve mayın üretiliyordu. Türk ordusu, silah ve cephane ihtiyacının büyük kısmını bu fabrikadan karşılıyordu.
Yoğun dış siparişler de alan Şakir Zümre, Yunanistan'a sadece 1937 yılında 1,5 milyon liralık silah satmıştı. Ayrıca Bulgaristan, Polonya, Mısır, Ürdün ve Suriye başta olmak üzere birçok ülkeye ihracat yapıyordu.
Ancak Türk ordusunun, silah ve mühimmat ihtiyacını artık Amerika karşılayacaktı! Bütün alımların iptal edilmesi ve ihracat izni de verilmemesi üzerine Şakir Zümre, sırf çalışanlar ekmeğinden olmasın diye, ağır silah fabrikasında "kumbara" ve "soba" üretmeye başlamıştı. Yazması bile ıstırap veren bu hıyanet, maalesef Zümre'nin şahsında Türk milletine reva görülmüştü.
"SANAYİLEŞELİM" DİYEN MİLLÎ KADROYU TASFİYE ETTİLER!
Aklıselim Türk teknokratlar, II. Dünya Savaşı gölgesinde geçen 5 yıldan sonra hızlı bir "sanayileşme ve kalkınma hamlesi" başlatmak için projeler üretiyordu. Savaş sonrası neler yapılabileceğini istişare eden bu sanayi kahramanları, 1945 yılında "Türk Sanayiinin Korunması ve Gelişmesi Raporu" düzenlemiş, 1946 yılında ise "Acil Kalkınma Plânı" hazırlamıştı.
Yerli bürokratlar, tamamen duran sanayiinin devlet desteğiyle hareketlendirilmesinde ısrarcıydı. CHP yönetiminin borç aldığı ABD ise ısrarla, sanayi yerine tarıma ağırlık verilmesini istiyor, savunma ve askerî teçhizat ihtiyacını kendilerinin karşılayacağını söylüyordu.[18]
Devlet de, halkı tarıma yönlendiriyordu! Tarımdan anladıkları ise köylünün karasabanla ektiği buğdayı orakla biçip düvenle sürmesiydi. Üretileni de, harmanda mühürleyerek "öşür" bahanesiyle gasp ediyorlardı.
İşte bu sebeple, bu değerli raporlara hiç itibar edilmemiş; yazanlar ise tasfiye edilmişti!
"TRUMAN DOKTRİNİ" SAVUNMA SANAYİİMİZE "MEZAR" OLDU!
ABD'nin Evangelist (Yahudi hizmetçisi) Başkanı Harry S. Truman, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu Komünist Rusya tehdidini kullanarak, yardım(!) için harekete geçmişti!
12 Mart 1947 tarihinde Kongreye sunduğu yardım paketinin gerekçesini, "Türkiye'nin bağımsızlığı tehdit altındadır. Yardımcı olmazsak totaliter bir rejim (Komünizm) oluşacak ve Türkler, hürriyetini kaybedecek" şeklinde açıklamıştı!
Bu yardımsever(!) çabaları dikkate alan Kongre, 22 Mayıs 1947 tarihinde 75 sayılı yasayı kabul ederek; Başkan'a, uygun gördüğü zaman ve şartlarda Türkiye'ye yardım yetkisi veren meşhur "Truman Doktrini"ni hayata geçirmişti!
100 milyon dolar "yardım" için 12 Temmuz 1947 tarihinde imzalanan anlaşmanın en ağır şartı, yerli uçak ve silah yapımının yasaklanmasıydı. ABD, II. Dünya Savaşı'ndan kalan uçakları verecekti. Üstelik de, anlaşmanın 4. Maddesine göre bu askerî malzeme, "Belirlenen gaye dışında kullanılmayacak"tı!
Hatta Kayseri'deki 50 adet Alman FW-190A3 tipi savaş uçağı bile yağlı brandaya sarılarak "diri diri" gömülmüştü. Birdenbire ortadan kaybolan bu uçakların izi ancak 2015 yılında bulunabilmişti. Hâlâ eski havalimanının altında yatan bu "vesayet kurbanları" bir an önce çıkarılmalı ve ibret için sergilenmelidir.[19]
Bizimkiler "yardım" diyordu ama 1 Eylül'de TBMM'de onaylanan bu anlaşmayı, İngiliz medyası bile "Türkiye, Amerika'nın nüfuz alanına girdi" şeklinde değerlendirmişti![20]
"Marshall Kapanı"na giren İsmet Paşa, 8 Ekim 1948'de ise, ABD'nin küresel vesayet zinciri olan IMF'den 50 milyon dolar borç almıştı. Bu adım, dizimizin ilk bölümünde Rothschildlerin, Reşid Paşa sayesinde Osmanlı'ya ilk defa borç vermesiyle aynı sonucu doğuracaktı!
100 milyonu veren ABD, hemen peşinden de "JAMMAT"ı (Join American Military Mission Aid to Turkey) göndermişti. Türkiye'de "Amerikan Yardım Heyeti" denmesi sizi yanıltmasın; aslında "işgal heyeti" idi. Gelen 53'ü ordu, 19'u havacılık, 16'sı donanma ve 20'si ulaşım olmak üzere 108 elçilik görevlisi, Ankara'yı adeta işgal etmişti![21]
İlâhî adalete bakın ki, o "4. Madde" yıllar sonra İsmet Paşa'nın karşısına çıkmıştı!
Zira 1960 darbesi sayesinde "Başbakan" olan İnönü, Kıbrıs'taki Türk katliamları üzerine 6 Mart 1964 günü, "Kıbrıs'ta garantörlük hakkımızı kullanacağız" açıklaması yapmıştı. Gerçekten TBMM, Hükümete 16 Mart günü yetki vermişti ama bu çıkarma yapılamamıştı! Çünkü ABD Başkanı Lyndon Johnson, Başbakan İnönü'ye bir "mektup" göndererek kendi imzaladığı anlaşmayı hatırlatmış; "Bizim silahları Kıbrıs'ta kullanamazsınız" uyarısı yapmıştı.
NURİ KİLLİGİL DİRENDİ AMA CANIYLA ÖDEDİ!
"Bakü Fatihi" diye bilinen Nuri Paşa'nın başına gelenler ise, Yahudi devletini korumak için neler yapılabildiğini göstermektedir.
Aslında ağabeyi Enver Paşa gibi "İttihatçı" olan Nuri Killigil, Millî Mücadele'den sonra sanayi yatırımına yönelmişti.
1938 yılında Zeytinburnu'nda başlayıp 1943'te Sütlüce'ye taşıyarak genişlettiği fabrikasında top mermisi ve muhtelif ağır mühimmat üretiyordu. TSK'nın ihtiyaçlarını karşıladığı gibi birçok ülkeye de ihraç ediyordu.
Ancak Amerika ile yapılan "yardım" anlaşmasından sonra TSK siparişleri tamamen durmuştu. Hatta, kamu firmalarına bile sipariş veril(e)mediği için koca THK Uçak Fabrikası kapanmıştı.
Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. M. Zeki Doğan'ın, "Yerli uçak alın" diyen THK Fabrikası yöneticilerine verdiği, "Amerika'dan bedava uçak almak dururken size sipariş verirsem bu millet beni asar" sözü, dönemin resmî zihniyetini çok net izah etmektedir.
Killigil'e de siparişleri iptal cezası yetmemiş; "Fabrikayı kapat" talimatı gelmişti! Artan baskılar üzerine "Silah üretmeyeceğim" beyanında bulunmuştu ama gizlice devam ediyordu.
Çünkü, Evangelist Truman'ın Türkiye'yi "Marshall"a bağlama zamanlaması çok manidardı.
Zira BM 29 Kasım 1947'de, Filistin'in % 57'sini Yahudilere verirken kat kat fazla nüfusa sahip olan Araplara ise sadece % 43'ünü bırakan adaletsiz bir karar almıştı. Tabii ki Araplar da karşı çıkmıştı.
Yahudi devletini kurmak üzere oldukları için Filistin'in savunmasız kalmasını isteyen BM, 17 Nisan 1948'de "Araplara silah ambargosu" kararı almıştı.
Zaten Yahudiler de bu karara güvenerek 14 Mayıs'ta "İSRAİL"i ilân etmişti.
Araplar, ambargoyu delmek istiyordu ama silah üretimi tamamen Yahudilerin tekelindeydi. Bu sebeple Nuri Paşa, silah ve mühimmat üretip "gizli" gönderiyordu.
Tabii ki Yahudiler için "gizli" değildi! Zira 18 Eylül 1947 tarihinde Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda kurulan "Çekirdek MOSSAD" örgütü, henüz ilân edilmemiş olan İsrail adına takipteydi!
ÖNCE ZEHİRLEDİLER SONRA HAVAYA UÇURDULAR!
Nitekim Nuri Killigil, o günlerde gittiği Avrupa'dan dönerken Yunanistan'da zehirlenmiş; büyük tehlike atlatmıştı.[22]
Bundan 1,5 ay sonra 2 Mart 1949 günü ise, Araplar için silah üreten fabrika çalışanlarla birlikte havaya uçmuştu. Nuri Killigil dâhil 27 kişi parçalanarak ölmüştü. Killigil'in, Haliç'e düştüğü tahmin edilen cesedi 20 gün sonra Sütlüce'de yüzeye çıkmış; 24 Mart 1949 günü de Edirnekapı'daki Fabrika Şehitliği'ne defnedilmişti.[23]
Çok ilginçtir... Tam bu saatlerde Ankara'da ise, Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı İsmet Paşa başkanlığında "acilen" toplanmış ve "İsrail devletinin derhal tanınması kararlaştırılmıştır" açıklaması yapılmıştı!
İnönü, 8 ay sonraki TBMM açış konuşmasında "Yeni doğan İsrail devleti ile siyasi münasebetler açılmıştır. Bu devletin Yakın Doğu'da bir barış ve istikrar unsuru olacağını ümit ediyoruz" demişti![24]
İşte size CHP basireti!..
"MEHMETÇİK" DE ENGELLENDİ
14 bin metrekare alanda 113 mühendis, 221 teknisyen ve 1.000 personelle üretim yapan Etimesgut Uçak Fabrikası, "THK-1"den "THK-10"a kadar farklı modellerde onlarca eğitim uçağı ile "THK-12" yolcu uçağını üretmişti.
Jet motorlu, metal gövdeli "THK-16 Mehmetçik" isimli ilk millî savaş uçağının tasarlandığı bu fabrika da maalesef ABD yardımına kurban edilmişti!
Çünkü, 10 milyon dolar kredi alabilmek için 23 Şubat 1945 tarihinde ABD ile imzalanan "Savunma Sanayi, Tarım Aletleri ve Hayvancılık Anlaşması" gereği, 112 modelde 185 uçağın üretilip ihraç edildiği bu tesis, "traktör fabrikası"na dönüştürülmüştü! Bu çok önemli üretim kapasitemizi sıfırlatan Amerika, bunun karşılığı olarak 1952 yılında, (F-35'in de üreticisi olan) Lockheed'in "T-33" model jet eğitim uçaklarını hibe etmişti.[25]
Gerçekten Amerika, Türkiye'ye karşı "sempati" adımları atarak, savaş artığı askerî malzemeleri hibe ediyor veya ucuza veriyordu. 1 doların 1,3 lira olduğu 1941-1944 yılları arasında 95 milyon dolarlık uçak ve askerî malzeme hibe etmişti. Ancak, bu hurdaların bakımı için her yıl bütçeden 145 milyon dolar ayrılıyordu. Bu da bir tarafa, bu hurdalar yüzünden yerli sanayi engelleniyordu!
Bu gerçeği, ABD'nin "Wikipedia"sı bile gizleyememektedir:
"ABD Yardımının öngördüğü koşullar neticesinde yapılan gizli anlaşmalar ile hükûmetin emri sonucunda Türkiye'deki uçak üretimi tamamen durdurulmuştur." (THK-16 maddesi)
Eyy "vatansever" olduğunu iddia eden Kemalistler, elinizi vicdanınıza koyup cevap verin; bu mu vatanseverlik?
"TEK PARTİ"DEN SONRA KEMALİSTLER DEVAM ETTİRDİ
İsrail'in bugünkü haline gelmesinde büyük payı olan CHP'nin ikinci genel başkanı İsmet Paşa aslında sonrasını da düşünmüştü! Menderes'in gümbür gümbür geldiğini görünce, İsrail ve ABD menfaatlerini garanti altına almak için 13 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanunu çıkararak yeni sivil teşebbüslerin de önüne geçmişti!
"İsrail işbirliği"ni, 1950'den sonra ise "CHP zihniyetli 'Paşa'lar" devam ettirmişti.
27 Mayıs 1960'taki darbenin en önemli sebeplerinden biri Başbakan Menderes'in, Yahudi amelesi Masonlara cephe alması, Arap ülkeleriyle barışarak Bağdat Paktı'nı kurması ve SSCB ile ilişkileri geliştirmesidir.
Darbe yapılmasaydı Başbakan Menderes, Haziran'da Moskova'ya giderek İskenderun Demir Çelik ve Seydişehir Alüminyum Tesisleri, Keban Barajı ve İstanbul Boğaziçi Köprüsü gibi büyük yatırımlar için 500 milyon dolarlık kredi anlaşması imzalayacaktı!
28 ŞUBAT İSRAİL YÖNETİMİNDE, İSRAİL İÇİN YAPILMIŞTIR
24 Şubat'ta İsrail'e giden Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Savunma Bakanı İzak Mordehay ile de görüşmüştü.
Çevik Bir'in ABD'de söylediği "Demokrasiye balans ayarı yaptık" sözlerinin arkasında olduğunu belirten Karadayı, REFAH-YOL hükümeti hakkındaki endişelerini dile getiren İsrail yönetimine, "Devletlerarası ilişkilerde devamlılık esastır. Hükümetler gelip geçicidir" diyerek "mesaj" vermişti![26]
Tel Aviv'de kiminle ne konuştuğunu bilmediğimiz Karadayı, 27 Şubat 1997 akşamı Ankara'ya dönmüş ve ertesi gün "darbe MGK'sı"na katılmıştı!
28 Şubat süreci tamamen İsrail ve "Amerikan" maskeli Yahudiler tarafından yürütülmüştür. 12 Mart 1997 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 7. katındaki toplantıda Türkiye'deki son durumu değerlendiren ve "Doğrudan askerî darbe olmadan bu hükümet gitmeli" kararı verilen Madeleine Albright, Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle, Morton Abramowitz, Alan Makovsky isimli katılımcıların tamamının "koyu Yahudi" olması, okyanus ötesinden gelen darbelerin asıl kaynağına işaret ediyordu![27]
28 Şubat'taki İsrail parmağı çok derinlere iniyordu! Belgelere göre Çevik Bir, Genelkurmay 2. Başkanlığı'na getirildiği 1995 yılından itibaren defalarca İsrail'e gitmişti. Hükümetin karşı çıkmasına rağmen TSK adına; F-4 Phantom, F-5 Tiger-II savaş uçaklarının yanı sıra, M-60 Patton tanklarının modernizasyonu gibi çok önemli anlaşmalar imzalamış; füze, elektronik tertibat ve radar ekipmanları almıştı.[28]
Önemli ilerleme kaydeden "Millî Tank Projesi", bu anlaşmalar yüzünden rafa kalkmıştı. Adeta, uçak ve silah üretiminin durdurulduğu "Tek Parti" dönemi hortlamıştı. Ayrıca Türkiye, bu anlaşmalardan hiç bir hayır görmemişti.
İHA-SİHA'YI TSK'YA KABUL ETTİRMEK, ÜRETMEKTEN DAHA ZOR OLDU!
Bugün savunma sanayiinde dünyanın önde gelen isimlerinden olan "Baykar", merhum Özdemir Bayraktar ve ailesinin ömrünü verdiği bir projedir. Ancak vahim olan husus, bu yeni teknolojinin geliştirilmesinde değil; özetlemeye çalıştığımız "vesayet" karşısında zorlanmalarıdır. Üstelik de yıllardır devam eden AK Parti iktidarında...
"Özdemir Bayraktar Belgeseli"nde sadece bir kısmı aktarılan engellerin bitmeyen motivasyonu sizce bazı "Paşa"ların "bireysel" kaprisinden mi ibarettir?
Baykar Teknoloji Lideri Selçuk Bayraktar'ın, "Zor olan neydi" sorusuna verdiği "Her dönüm noktasında akla hayale gelmeyecek entrikalar, hezeyanlar, hor görmeler ve iftiralarla boğuşmak" cevabı, 70 yıldır iktidara gelemeyen CHP'nin başlattığı vesayeti, "CHP zihniyeti"nin aynen devam ettirdiğini göstermektedir.
Savunma sanayii ürünlerini kullanan "paşa"lar ve bürokrasideki "maşa"lar, bu askerî donanımın kendi ülkemizde üretilmesinden neden rahatsız olur? Hurda heronların, görüntüleri önce terör örgütüne göndermesi daha mı iyidir?
YAHUDİLER, TERS KUTUPLARI BİLE KENDİNE HİZMETTE BİRLEŞTİRİR!
Bu hıyanet tabii ki sadece "Kemalist"lerle sınırlı değildir. Zira Yahudiler, zamana ve zemine göre herkesi kullanır. Ateist Abdullah Cevdet'ten millî şairimiz Mehmet Akif'e, Said Nurdi'ye kadar uzanan zıt uçları, Sultan Abdülhamid Han'ı devirmek için kullandıkları gibi; konjonktür değişince de dönemin "Mustafa Reşid Paşası" olan "Fetullah Gülen"ı kullanmışlardır.
Sabetay Sevi'nin "merkez üssü" Kestanepazarı'da kuluçkaya yatan Fetullah Gülen'in ömrü, "güneydeki dostları"na hizmetle geçmiştir.
Devletteki mankurtları, Türkiye'yi Suriye'ye sokmamak için neden yırtınmıştır? TIR baskınları, PKK'ya destek çabaları, Çözüm Süreci sabotajları kim için yapılmıştır?
Hele "Fetullahçı Paşalar"ın kullanıldığı 15 Temmuz hıyaneti gerçekleşseydi, "Ayetullah"tan sonra "Fetullah" da devreye girecek ve İsrail'in, "Türkiye" hakkında bir "endişe"si kalmayacaktı!
Günümüzdeki "İsrail maşaları" artık sadece "paşalar"la da sınırlı değildir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ifadesiyle "bizim gibi sıcak kuşak memleketlerde 'satılık insan' bulmak çok kolay" olduğundan envaiçeşit İsrail maşası mevcuttur.[29]
BU DİZİNİN KONUSU; "TARİH" DEĞİL "GÜNCEL TEHDİT"TTİR!
Kıymetli okuyucularım,
4 yazıdan oluşan bu dizi sabırla okunursa görülür ki; maksadımız sadece "tarihî hıyanetler"i hatırlatmak değildir. Bugün "küresel kriz" haline gelen Siyonist tehdidin "köklerine" indik. Yani 1839'da ilân edilen "Tanzimat" ile birlikte devreye sokulan ve günümüze kadar devam eden çok yönlü "Haçlı Siyonist Saldırılar" silsilesinin sadece "Yahudi devleti" kurulmasına giden güzergâhını izleyerek günümüze geldik.
Türkiye'ye yönelik "Siyonist tehdit"in zirvede olduğu günümüzde bu "genetik" çalışmanın, gazeteci meslektaşlarımızdan siyasetçilerimize kadar her kesim için faydalı olacağını düşündük. Zira büyükler, "Düşmanını iyi tanımazsan yenemezsin" buyurmuş!
Siyonist tehdit niye arttı?
Çünkü...
Türkiye, kendisine çizilen "Batılı vesayet" yörüngesini son yıllarda ciddi anlamda ihlâl etmiş; Yahudiler açısından "kontrolden çıkmış" durumdadır.
Sapık stratejisi sebebiyle güçlenen Türkiye'yi büyük tehlike gören İsrail; kendi bekasını, bölgedeki bütün ülkelerle birlikte Türkiye'nin de bölünmesine ve Türklerin sürünmesine bağlamıştır. Ayrıca "Büyük İsrail" önündeki tek engel olarak gördükleri Türkiye, Yahudilerin bundan sonraki tek hedefidir.
Öte yandan, bu dizide dikkat çekmeye çalıştığımız gibi Siyonistlerin değişmeyen stratejisi, askerî saldırıdan önce "iç cephe"yi çökertmektir.
"İç cephe" uyarısı bu yüzden çok önemlidir. İsrail'in Türkiye için ne derece büyük bir tehlike olduğunu anlamak için savaş uçaklarının ve füzelerin gelmesini beklemek en büyük ahmaklıktır.
"Peki bu açıdan son görüntümüz nedir" diye sorarsanız, bize göre "iç cephemiz" en az Abdülhamid Han dönemindeki kadar zaaf içerisindedir!
Çünkü...
"İttihat Terakki anlayışı" devam etmektedir. Zira Sultan Abdülhamid Han'ın tahmin ettiği gibi on seneye varmadan Osmanlı'yı tasfiye eden İttihatçılar, "üniforma" değiştirerek Anadolu'ya akın etmiştir. "Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri" buluşuyla yeniden örgütlenen İttihatçılar, daha sonra da Ankara'da toplanmıştır. Yani "Halk Fırkası" tamamen "Yeni İttihatçı yapılanması"dır.
Yani, bu "gayr-i milli" zihniyetin günümüzdeki temsilcisi; Özgür Özel'in de itiraf ettiği gibi CHP'dir.
Öte yandan "Haçlı Siyonist ittifak"ın tepe tepe kullandığı "Abdülhamid düşmanlığı", günümüzde de "Erdoğan düşmanlığı" olarak hortlamıştır.
Lütfen dikkat... Demokratik yönetimlerde "iktidarı ele geçirme" çabası, millete hizmet yarışının motivasyonudur; çok değerlidir. Çeyrek asır boyunca aynı iktidar devam ediyorsa; bunun tek izahı, muhalefetin beceriksizliğidir!
Bu beceriksizler bir de "haris" ise, işte bu en büyük felâkettir. Çünkü, "daha iyi hizmet" ile deviremediği iktidarı, "farklı" yöntemlerle devirme teşebbüsünün nerelere uzanacağını kestirmek mümkün değildir.
Yani "Erdoğan ile rekabet" CHP'nin ve bütün muhaliflerin hakkı; hatta vazifesidir. Ancak; bütün muhalif kesimlerin iktidar karşıtlığını istismar ederek oluşturulan "Erdoğan düşmanlığı" üzerinden, Türkiye düşmanlığı yapılıyorsa; bu haleti ruhiye, "İttihat ve Terakki travması"dır; tam da Yahudilerin aradığı kıvamdır.
Türkiye'deki muhalefet, bu durumdadır.
Siyasî ve ekonomik memnuniyetsizlikler başta olmak üzere birçok rahatsızlık olabilir. Ancak bu yüzden, "iç cephe"yi tahrip ederek pusuda bekleyen Türkiye düşmanlarına fırsat vermek, "gemiyi kemirmek"tir!
[1] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 89, 90.
[2] Orhan Koloğlu, Lawrence Efsanesi, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2018, s. 83.
[3] Ekrem Buğra Ekinci, Sonun Başlangıcı: Suriye Bozgununun Hikâyesi, Türkiye, 3 Aralık 2018.
[4] The British Library, IOR/L/PS/10/623: 40-41.
[5] The British Library, IOR/L/PS/18/B310a: 1-2.
[6] Bardakçı, Şahbaba, s. 145.
[7] Baki Sarısakal, Bir Kentin Tarihi Samsun, 1. Cilt, Samsun Valiliği, Samsun 2002, s. 41.
[8] Cumhuriyet, 30 Kasım 1938; 1 Aralık 1938.
[9] İstiklâl Harbi Hakkındaki İngiliz Belgeleri, TTK Basımevi, Ankara 1986, s. 245.
[10] Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İstanbul 1993, s. 179.
[11] İsmet İnönü, Cumhuriyet'in İlk Yılları, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1998, s. 22.
[12] Kabaklı, Temellerin Duruşması, s. 147-154.
[13] Büyük Doğu, İsmet Paşa ve Lozan'ın İçyüzü, Sayı: 29, 6 Ekim 1950, s. 11, 16.
[14] Eyüp Durukan, Cumhuriyet Yürüyor, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2021, s. 95.
[15] M. Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1940, s. 149.
[16] Fahrettin Altay, 10 Yıl Savaş ve Sonrası, İnsel Yayınları, İstanbul 1970, s. 392.
[17] Hasip Uras, Hayat Bir Tecrübedir, Su Yayınevi, İstanbul 2011, s. 80.
[18] Osman Yalçın, Türk Harp Sanayii Tarihi, Doktora Tezi, Ankara 2008, s. 165.
[19] Sabah, 14 Ekim 2016.
[20] The Economist, 15 Eylül 1947.
[21] Ahmet Köprülü, Trojans Ankara'da ABD Ajans Okulu, Hayat Yayınları, İstanbul 2025, s. 20.
[22] Ulus, 6 Mart 1949.
[23] Atilla Oral, Enver Paşa'nın Kardeşi Nuri Killigil, Demkar Yayınevi, İstanbul 2016, s. 513-519.
[24] TBMM Tutanak Dergisi, 8. Dönem, 4. Toplantı, Cild: 21, 1 Kasım 1949, s. 8.
[25] Osman Yalçın, Türk Harp Sanayii Tarihi, Doktora Tezi, Ankara 2008, s. 165-166.
[26] Murat Çelik, 27 Şubat 1997'de İsrail'deydik, Vatan, 25 Nisan 2012.
[27] Cengiz Çandar, 28 Şubat'taki Washington ve İsrail, Hürriyet, 25 Nisan 2012.
[28] 28 Şubat taşlarını İsrail'le döşediler, Yeni Şafak, 17 Nisan 2012.
[29] Özal: İhaneti Hasan Cemal'e sorun, Star, 19 Nisan 2016.