Sibel ERASLAN

sibeleraslan@star.com.tr

İstanbul'da “nazende” vakti…

Eski İstanbul hanımlarının bahar aylarında evlerinden çıkıp tabiatı selamlama adetleri vardı. Kışın soğukların ardından gelen nispeten ılık günlere, cemrelerin tek tek düşmesi eşlik eder ve nisan ayının adeta yeniden dirilişi çağrıştıran çiçekleri, otları, yaprakları peydah olurdu birer birer... Nisan, sanki eski takvimlerin başlangıcında yer alırdı ki her işin Besmelesi gibi gelirdi ve büyükler nisanın hallerine göre o yılın bereketi hakkında bir ön fikir sahibi olurlardı... Nisan, niyet ayıydı, bereket için dua edilen bir ay idi...

Nisan ayının son iki haftası ile Mayıs'ın ilk on günü kadar olan süreçte yağan yağmurun şifa ve berekete hasıl olacağını söylerdi rahmetli anneannem. Cami bahçelerine bıraktıkları kovalara, sürahilere biriken suları saklarlardı. Evlerin su oluklarından veya Ermeni komşularımızın köşklerinin çatısında yer alan çörtenlerden, menfezlerden sızan, damlayan temiz sular toplanır biriktirilirdi... Tabii temiz olmasına özen gösterilirdi çünkü bu şifalı nisan yağmurlarının suyu, hastalara, yaşlılara, cılızlara, evlenecek yaştaki kızlara, kısmeti, işi gücü açılması için dua edilen genç erkeklere içirilirdi. Kulhuvallah, Elham okunarak dua üflenen taslarda veya cam şişelerde, şifa verecekleri kişileri beklerdi bu yağmur suları... Kız kardeşimle ben hiç içmek istemezdik, Anneannem, "melekler getirdi, için kızım" derdi...

Yağmur sularıyla birlikte nisan ayında çiçekler de uyanırdı. İstanbul'a has erguvan belki içlerinde en meşhur olanıdır. Erguvanlar, yalıların, konakların bahçelerinden bizleri kısa süreliğine de olsa selamlayan, hayatın kısalığını ve ölüp de dirilmenin hak olduğunu her bahar bize fısıldayan şu sessiz erguvanlar... Prof. Ahmet Yörük eniştemiz, yazlığına da fidan olarak götürmüş, bu sene fotoğraflarını ilk kez gördüm, maşallah mor salkım ağacı ile zarif erguvan, iki saraylı gibi Saroz'da boy atmışlar...

Mor Salkım ve Leylak da İstanbul'umuzun bilinen çiçeklerindendir ve her ikisinin de baş döndürücü kokuları sokakları doldurduğunda, sanki cennetten haberler taşırlar, insanın gönlüne şükür duaları hücum eder... Çiçek, kültürdür, ruha şifadır.

Ama bendeniz anneannemin "nazende" dediği bir başka çiçekten bahsedeceğim İstanbul deyince simge çiçeklerdendir... Şimdilerde Adalar'daki köşklerde, Moda'da, Nakkaştepe'de, Sultantepe'de, Üsküdar'dan Şile'ye giden eski yolun kenarlarında az da olsa selamlayabileceğimiz, pembe- bordo- mor renklerinde açan narin bir çiçektir. Ben onu hep şebboya benzetirim, krizanteme de benzer, geçenlerde okuduğum bir makaleye göre, yok olmak tehlikesiyle karşı karşıyaymış. Bir çiçeğin kaybolması ne kadar şairane bir ifadeyse bir o kadar da bizim yok ediciliğimizi yüzümüze vuran bir vurgudur... Nazende de nisan ayında çıkmaya başlar, erguvandan daha uzun ömürlüdür, yaz ortalarına kadar sürer... Nazendeler bana, emek ve marifet sahibi olduğu halde pek de iltifat alamamış mütevazi insanları hatırlatır. Nitekim erguvan gibi eşraftan yalıların köşklerin sembolü bir çiçek değildir de, mahallelerimizde bitip, boy atıveren bir güzellik olarak sessizce dururlar. Şile'deki Potuk Hatice Teyze'nin iki katlı ahşap evinin duvar kenarında, bahçesinde yetişiverir mesela. Ama artık ne o eski evler, ne o eski insanlar var... Çiçekler için vakti kalmamış bir şehirdeyiz artık.

Ama ne olursa olsun, biz çocukların "saat çiçeği" dediğimiz, anneannemin "çarkıfelek" dediği, pasifloraları da İstanbul çiçekleri arasında saymak gerek. Hakikaten yelkovanı akrebiyle mor bir saati andıran bu harika çiçek, Bağlarbaşı'nda, Erenköy'de, Çamlıca'da, Paşabahçe'de, Anadoluhisarı'na kadar tüm Anadolu yakası kıyılarında, Sarıyer'de, Adalar'da olurdu.

Ve lale... Onun için belki sayfalarca yazsak yine de hatırına dair bir şey söylemiş olamayız. İstanbul'un ve Osmanlı bahçesinin eşsiz ve simgesel çiçeğidir. Lale tevhidi, şehadeti ve ölümsüzlüğü temsil eder.

Ah... İşte! İstanbul'un lale zamanı gelmiştir.

Bizler gitmekteyken, bahar hep yeniden gelmektedir. Bereketli, şifalı, güzel haberler alacağımız bir yıl olması duasıyla efendim...