Mustafa SABRİ BEŞER

mustafa.beser@star.com.tr

Kalbin kör noktası!

İnsan bir vakitler sabaha kendi hanesinden başlardı. Şimdi gözümüzü açar açmaz bütün bir dünyanın telaşı odamıza doluyor.

Görüyoruz ki âlem bizden çok evvel uyanmış, belki de hiç uyumamış.

Bir şehir bombalanmış, bir şehir sele teslim olmuş, bir yerde borsa düşmüş, bir başka yerde milyonlar bir topun peşinden ayağa kalkmış.

İnsanlık, aynı anda hem cenazeye gidiyor hem gol sevinci yaşıyor.

Garip mi?

Değil.

Hayatın kumaşı zaten biraz böyle dokunmuştur. Bir ipliği matem, bir ipliği neşe...

Aynı evde çocuk doğar, karşı odada ihtiyar can verir.

Bir sofrada kahkaha yükselir, yan dairede sessizce gözyaşı silinir.

Dünya hiçbir zaman tek renge razı olmamıştır.

Fakat bugünün başka bir marifeti var.

Hadiseleri yalnızca yan yana getirmiyor, üst üste yığıyor. Savaş, sel, maç, reklam, cinayet, indirim, diplomasi, magazin...

Hepsi aynı parmak hareketinin altında.

Bir şehrin yıkılışını görüyor, sonra kahve tarifine geçiyoruz.

Bir çocuğun gözyaşına bakıyor, birkaç saniye sonra komik bir videoya gülüyoruz.

Kabahat yalnız bizde değil.

İnsan kalbi bu kadar hızlı vites değiştirmek için yaratılmadı.

Fakat çağın makinesi insana sormuyor. Önüne ne koyarsa yutmasını, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmesini istiyor.

Gündem denilen şey de biraz böyle bir değirmendir. Taşı ağır, sesi yüksek, dönüşü hızlıdır. İçine ülkeleri, hükümetleri, orduları, piyasaları, zirveleri atar.

Fakat öğüttüğü şey, çoğu zaman sıradan insanın hayatıdır.

Uzakta kapanan bir boğaz, burada ocağın ateşini kısar.

Başka bir coğrafyada patlayan füze, hiç tanımadığı bir ailenin ekmeğine zam olur.

Bir masada alınan karar, sabah dükkânını açan esnafın defterine borç diye düşer.

Uzak dediğimiz hiçbir şey, artık gerçekten uzakta değildir.

Bir limanda duran gemi, burada market rafına dokunur.

Başka bir ülkede yükselen duman, bizim soframıza gölge düşürür.

Dünya küçülmedi belki, fakat hadiselerin eli uzadı. Artık bir yerde yaşanan sarsıntı, öteki yerde hayatın en sıradan ayrıntısına kadar ulaşabiliyor.

Beri tarafta maçlar sürüyor. Tribünler doluyor, ekranlar ışıldıyor, insanlar bir golle ayağa fırlıyor.

Fırlasınlar.

İnsan sevince de muhtaçtır. Mesele sevinmek değil, sevinirken unutmaktır.

Bir top ağlara değdiğinde dünyadaki bütün acılar sona ermiyor.

Bizim soframız kurulunca açlık ortadan kalkmıyor.

Yağmurdan kaçınca susuz toprakların hesabı kapanmıyor.

Her haberi bilmek, insanı mutlaka daha şuurlu yapmaz.

Bazen fazla bilgi, hakikatin üstüne çekilmiş kalın bir perdedir. Gürültü büyüdükçe fikir küçülür. Herkes konuşur, kimse düşünmez.

Oysa toplum yalnız meydanlarda kurulmaz.

Evde kullanılan dilde kurulur.

Trafikte gösterilen sabırda, iş yerindeki adalette, çocuğa verilen değerde, yaşlıya ayrılan vakitte kurulur.

Medeniyet, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığımızın adıdır.

Belki bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla haber değil, daha fazla kalptir.

Bir komşunun kapısını çalmak, bir gencin ümidini kırmamak, sofrada telefonu susturmak, başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmak...

Küçük işler mi?

Tarih bazen en büyük dönüşünü küçük bir merhametle yapar.

Dünyanın gürültüsü dinmeyecek. Mesele, o gürültünün içinde insan sesini kaybetmemektir.

Bir de insanın kendi sesinden sağırlaşmaması...

Zira bazıları karşı tribünde yanan bir kibriti uzaktan görür, onu göğü tutuşturacak bir yangın gibi anlatır. Fakat kendi oturduğu sıraları alevler sardığında, gözünü kamaştıran ışığa "meşale" adını verir. Duman ciğerine dolsa da renginden, sloganından, ait olduğu taraftan vazgeçemez.

Oysa ateşin tarafı olmaz.

Yakıyorsa ateştir.

İnsanın hakikate en uzak düştüğü yer, yanlışın karşısında sustuğu an değil, kendi yanlışına doğru bir isim bulduğu andır. Çünkü göz, uzağı görmekte pek mahirdir.

Asıl imtihan, insanın dönüp kendi oturduğu tribüne bakabilmesidir.

Kimse tribününü terk etmek istemez...