Halime KÖKCE

hkokce@star.com.tr

Kimliksiz ve yalıtılmış

- Halime KÖKCE tüm yazıları

Dünyada cenneti yaşamayacağımız malum ama söz konusu çocukların kaybı olunca acı çok kesifleşiyor. Savaşlarda kaybettiğimiz çocuklar, afetlerde kaybettiğimiz çocuklar, okul saldırılarında kaybettiğimiz çocuklar... Çocukların kaybı, bir anlamda geleceğin kaybı gibi, masumiyetin kaybı gibi. Belki de bu yüzden daha sert vuruyor.

Çünkü çocuk dediğimiz şey yalnızca bugüne değil, yarına da ait.

Bir çocuğun yitimi sadece bir ferdin eksilmesi değil; bir ailenin, bir toplumun geleceğe dair sessiz beklentisinin de sonu...

Kayıp deyince sadece ölümü kastetmiyoruz şüphesiz. Ölümü kabullenmek, yasını tutmak daha kolay hatta. Çocukların, gençlerin kaybı derken en çok da toplumun kaybından söz ediyoruz.

Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş'ta yaşanan okul saldırısı ve saldırganların profili, içinde yaşadığımız dijital çağda musibetlerin ne denli bulaşıcı olduğunu ve kaybımızın sadece canlar olmadığını gösterdi.

Toplumca travmatize olduk. Ama aslında bunlar ilk de değildi. Hatırlayacaksınız; birkaç sene önce mimar bir genç kız, sokak ortasında, gündüz vakti, bir oyun manyağı genç tarafından bıçakla öldürüldü.

Sadece bir deneyim olarak öldürmek... Dijital dünyanın dehlizlerinde bunu isteyebilen kafalar üretiliyor. Şiddet yalnızca fiziki bir eylem olarak değil, tekrar tekrar izlenen, taklit edilen bir 'kültür' unsuru hâline geliyor. Çok ürkütücü!

Kötülük estetik hale getiriliyor, övülüyor, yayılıyor, normalleştiriliyor. Böylece münferit sandığımız şey, yaygınlık kazanan zihinsel bir semptoma dönüşüyor.

İsa Aras'ın gerçekleştirdiği katliam tüm bunların bir özeti gibi. Neyi yanlış yaptığımız, neyi yapmamız ya da yapmamamız gerektiği konusunda sayfa sayfa okuyacağımız şeyler var bu hadisenin içinde. Lakin biz bunun yerine kavga ediyoruz. Hadisenin sebebini anlamaya değil, onu kendi ideolojik kavgamızın malzemesine dönüştürmeye yöneliyoruz. Tam da aslında "çocuklarımızı nasıl kaybediyoruz?" sorusuna cevap olacak nitelikte bir davranış içindeyiz. Hadisenin kendisi kadar hadise karşısında verdiğimiz tepki de bize ayna tutuyor.

Bir kesim Millî Eğitim Bakanı'nı hedef almış, Bakan üzerinden dinî değerleri aşağılıyor. Nasıl bir bağlantı kurduklarını anlamak imkânsız ama canı küfretmek isteyen için mantıklı sebebe ne hacet. Bir kesim de İslami değerlerin böyle bir sonuçla alakası olamayacağını anlatmak yerine, aynı küfürlü dili kullanarak seküler kesimleri hedefe koyuyor. Anası babası mütemadiyen kavga eden çocukların, kulaklarını tıkayıp odalarına çekilmesi ve kendilerine dijital dünyada sanal arkadaşlar bulması gibi, toplumdaki genç jenerasyonun da bu kutuplaştırıcı, kavgacı dilden olumsuz etkileneceğini öngörmek bu kadar zor olmamalı.

Çocuklarımız sadece evde anne babasından değil kamusal alanda dolaşan dilden de besleniyor. Sürekli hakaretin, aşağılamanın, ithamın ve kutuplaştırıcı siyasetin içinde büyüyen zihin, merhameti değil öfkeyi; akılla hareket etmeyi değil reaksiyonu, yakınlık kurmayı değil cepheleşmeyi öğreniyor. Böyle bir iklimde kimlik ve aidiyet sağlıklı biçimde oluşmuyor. Gençler kendilerini anlamlı bir bütünün parçası hissedemiyor.

İsa Aras örneğinde karşımıza çıkan şey tam da bu kimliksizlik. İsa Aras kim? Cinsel kimliğinden dinî kimliğine, ailesinden toplumuna, mahallesine kadar kendini ait hissedebildiği hiçbir kimliği yok. Ona kendini değerli hissettiren, ortaklaştığı, onun için mücadele edebileceği hiçbir değer yargısı taşımıyor. Aras'ı bir katile dönüştüren başka pek çok etken vardır kuşkusuz; ailenin yanlış tutumu, psikolojik yatkınlıkları... Hepsi bir arada bu korkunç sonu hazırladı. Ama ait hissedememe, yabancılaşma, kimliksizlik, yalıtılmışlık... Bu tür felaketler için elverişli bir zemin demek. Kişi kendini bir ailenin, bir mahallenin, bir inancın, bir ülkünün, bir ahlaki çerçevenin içinde tarif edemiyorsa yönünü, ölçüsünü kaybeder.

Üstelik bu sadece tek tek bireylerin ya da ailelerin zaafıyla açıklanabilecek bir mesele de değil. İçinde yaşadığımız kültürel iklim, genç insanların tutunacakları aidiyet zeminlerini sistemli biçimde aşındırdı, kimlik ögelerini önemsizleştirdi, hatta bunlara savaş açtı. Atayı saymak hakir görüldü, aile hapishane gibi resmedildi. Toplum baskı aracı olarak öğretildi. Cinsiyet verili bir kimlik olmaktan çıkarılmak istendi.

Gelenekselden moderne, modernden postmoderne ya da bir görüşe göre "aşırılıklar çağına" geçerken birey değişiyor, toplum değişiyor. Özgürlüğün bağlardan kurtulmak, birey olmayı ortak sorumluluklardan sıyrılmak sanan bir nesil. Her şeyin "akışına" bırakıldığı bir hayat.

Felsefecilerin bu yeni döneme yeni bir ad koyması lazım. Çünkü bu çağ, bireyselleşme değil kaybolma çağı. İletişim değil yalıtılmışlık çağı. Görünürlük değil kimliksizlik çağı.