Kültürle uğraşan herkesin er ya da geç çarptığı görünmez duvarlar vardır.
Bu ülkede geçen yıl hangi şehirde kaç sergi açıldığını, hangi mahfilde hangi fikrî ve estetik gayretin görünür hâle geldiğini öğrenmek istediğinizde, karşınıza derli toplu bir kayıt düzeninden çok dağınık duyurular, unutulmuş afişler ve arşivlenmemiş haberler çıkar.
Bir müddet sonra kendinizi, sosyal medya akışında birkaç saat parlayıp sonra kaybolmuş izlerin arasında, memleketin kültür hafızasını ararken bulursunuz.
O vakit kültür sahasındaki asıl imtihanın yalnızca üretmekle sınırlı kalmadığını, üretilen şeyi muhafaza edecek, tasnif edecek, gelecek zamanların idrakine emanet edecek bir hafıza terbiyesine muhtaç olduğumuzu anlarsınız.
Geçtiğimiz günlerde, daha önce e-posta yoluyla davet edildiğim ancak iştirak edemediğim bir programın içeriklerine ulaşma imkânı buldum.
Karaköy Palas'ta KÜME Vakfı tarafından ODAK adıyla gerçekleştirilen bu çalışmayı merakla inceledim.
Kültür Medeniyet Vakfı, İstanbul'un kalbinde tarihî bir binayı yeniden işlevlendirmiş, bu mekânın duvarları arasında hem kültür-sanat faaliyetlerini izleyen kapsamlı bir veri teşebbüsünü hem de erken dönem Osmanlı-Türk mûsikîsini kamuoyunun nazarına sunmuş.
Vakfın yürüttüğü veri çalışması, dışarıdan bakıldığında kuru bir kayıt faaliyeti gibi görünebilir. Oysa bu işin hakikati, kültür alanına dağılmış emekleri bir araya getirerek tarih, mekân, sanatçı, kurum ve tür bilgileriyle kültürel hareketliliğe okunabilir bir hüviyet kazandırmak olduğu anlaşılıyor.
Bunun için yazılım altyapısı kurulmuş, yüzlerce kaynak düzenli biçimde taranmış, haber değeri bulamayan yahut mahallî ölçekte kalıp geniş dolaşıma giremeyen faaliyetler bursiyerlerin dikkatiyle tek tek derlenmiş.
Vakfın sanat danışmanının projeye "saymakla" başladıklarını söylemesi, kültür bahsinde basit görünse de hayli mühim bir eşiktir. Zira görünür hâle getirilmeyen şey zamanla kaybolur, kaybolan şey ise toplumsal hafızada yer tutamaz.
Böyle bakıldığında bu teşebbüs, gösterişli iddialardan uzak durduğu ölçüde kıymet kazanıyor. Zira kültürün gerçek hamalları çoğu zaman kalabalıkların alkışladığı vitrinlerde bulunmaz, sessizce taşınan defterlerin, sabırla işlenen kayıtların, geceye kadar açık kalan çalışma masalarının başında görünür.
Programın ikinci ayağı bana ayrıca anlamlı geldi.
Ensemble Rûm, erken dönem Osmanlı-Türk müziğini sahneye taşırken bunu sıradan bir eski eserler konseri havasına hapsetmemiş. Eserleri bugünün kulağına göre parlatmak yerine, doğdukları devrin üslubuna yaklaşarak seslendirmeyi tercih etmişler.
Üstelik bunu dönemin sazlarını yeniden üreterek yapmışlar.
Çeng, şehrud, mandalsız kanun, kopuz, miskal ve benzeri enstrümanlar, ikonografik kaynaklar, minyatürler, organoloji çalışmaları ve tarihsel izler üzerinden yeniden inşa edilmiş.
Bir sesi geri çağırmak için önce o sesi doğuran aletin ruhunu anlamak gerekir şuuruyla...
Karaköy Palas'ta ortaya konulan çalışma, hamasetin kolay sıcaklığına yaslanmadan, kendi ciddiyetini emeğinden alan seçkin bir kültür hamlesi mahiyetindedir.
Bugün kurulan veri zemini, yarın araştırmacıların müracaat edeceği güvenilir bir menba hâline gelebilir.
Kültür, tam da böyle derinden yürüyen emeklerle kök salar.
Bir ayrıntıyı ayrıca anmak gerekir.
Karaköy Palas'ı satın alıp vakfın istifadesine açan Baykar olmuş, açılışta Vakıf Başkanı Abdullah Eren de Baykar'a ve Selçuk Bayraktar'a teşekkür etmiş.
Bu katkı, teknoloji ve mühendislik ufkunun yanında kadim geleneğe yönelen bir iç mesuliyetin de işareti olarak okunmalıdır.
Cezerî'den Fergânî'ye uzanan ilim ve medeniyet zincirine çağımızdan yeni bir halka ekleme iradesi, yalnızca semaya yükselen araçlarda aranmaz.
Bu irade, hafızayı toparlayan, sesi dirilten, mekânı ihya eden bu tür sessiz hizmetlerde de kendini gösterir.
Velhasıl Karaköy Palas'ta alkışa koşanların telaşı yerine, işine hürmet edenlerin vakarını gördüm.
Böyle işler yüksek sesle başlamaz, fakat zaman geçtikçe bir memleketin hafızasında derinleşen izlere dönüşür.