Malumunuz, Şafiilere göre kurban kesmek sünnettir, tıpkı bayram namazı gibi. Yani bir farz kadar bağlayıcı değil. Yine de hali vakti yerinde olanlar bu ibadeti yerine getirmeye gayret ederler. Hanefilerdeki kadar yaygın ve sıkı değil anlayacağınız. Hanefilere göre kurban kesmek de bayram namazı kılmak da vaciptir. Bağlayıcılığı farz derecesinde olmasa da farza yakın bir ibadet olarak kabul edilir. Bu yüzden Hanefi ortamlarda titizlikle yerine getirilir. Maksadım, burada fıkhi bilgiler vermek değildir kuşkusuz. Amacım, dünya kurulduğundan beri şu veya bu şekilde var olan bu ibadetin dine ve aynı dinin içinde farklı mezheplere göre toplum içinde kazandığı anlama ve etkinliğe işaret etmek, vacip veya sünnet olarak güçlü bir sosyolojik vakıa olduğunu vurgulamaktır.
Bizim köyde yaşayan herkes, bölgenin büyük çoğunluğu gibi Şafii'ydi. Kurban bayramında genellikle köyün zenginlerinden biri, kurban (çoğunlukla bir dana veya birkaç koyun) keser, şeriatın emri gereği etleri pay edip dağıttıktan sonra kalanını büyük kazanlarda "Helîse" adı verilen çok lezzetli bir yemek yapardı. Bayram namazından sonra mevsimine göre bahçede veya büyük bir divanda büyükçe bir sofra kurarak köylülere takdim ederdi. Erkekler, kadınlar, çocuklar sırayla sofraya oturur ve bu bereketli yemekten yerlerdi. Buna "Taştêya Îydê" (Bayram kahvaltısı) derlerdi. Ve bu yemek günler öncesinde köylülerin gündemini oluştururdu; "Îsal taştêya îydê kî dide?' (Bu sene bayram kahvaltısını kim veriyor?) diye. Bir anlamda dört gözle beklenirdi.
Normalde çok yakın bir akraba değilse ve bir zorunluluk da yoksa başkasının evinde bir şeyler yemek, hele hele istemek ayıp sayılırdı. Ailelerimiz bu hususta biz çocukları sıkı sıkıya tembihlerdi. Ama kurban bayramında bütün köy yakın akraba olmuş gibi en ufak bir sıkıntı, bir çekinme, utanma olmaksızın o yemeğe koşardık. "Kurban" kelimesi ile "akraba" kelimesi aynı kökten gelirler zaten. Anlamı da yakınlıktır. Kurban ibadeti bizim köyde "yakın ederdi ırağı".
Kurban bayramından bir hafta on gün önce o senenin "taştê"sini verecek adam kurbanlık danayı evinin bahçesine bağlardı. Çocuklar o hayvanla enteresan bir "yakınlık" kurarlardı. Hayvan da sanki kutsal bir görev için seçilmiş olduğunu biliyormuş gibi çocuklara ve çevresine adeta cilve yapar, seçilmişliğin tadını çıkarır, en ufak bir huysuzluk yapmazdı. Akşam, köyün nahırı meradan dönünce akranları diğer hayvanların ona gıpta ettiklerini, hayranlıkla baktıklarını düşünürdüm nedense.
Köylük yerde bayram büyük şehirlerdeki gibi dört gün sürmezdi. Hepi topu bir yarım gün bütün vazifeler tamamlanır, köylüler rutin hayatlarına dönerdi. Kurbanın sağladığı yakınlık duygusu ise bir sonraki seneye kadar bayram şekeri gibi bir lezzet bırakırdı ağızlarında.
Ağzımın tadını bozan ilk şoku İstanbul'a geldiğim geçen yüzyılın seksenli yıllarında yaşadım. Gazeteler, televizyonlar sokaklara dökülen kanları, bir yerde nasılsa atılmış sakatatları, bazen "firar" eden kurbanlıkları, kurbanı keserken yaralanan "acemi" kasapları gösterir, olumsuz bir dil kullanırlardı. "Bu kanlı, vahşet manzaraları yüzünden bizi Avrupa Birliğine almayacaklar ayol" diyenleri bu kulaklarımla duydum. Kurban ibadetinin bireyden, topluma, toplumdan Allah'a doğru sağladığı "yakınlık" anlamına aykırı bir algı oluştururdu. Yine de manevi havayı büsbütün ortadan kaldıracak etkinlikte olmazdı. Neticede batı tarafından devşirilmiş bir avuç elitin tepkisiydi.
En ağır darbeyi dindar görünümlü, ilahiyatçı kılıklı insanların Kurbanın mana ve mefhumunu, sosyolojik etkisini, yakınlık kurma, kurdurma gücünü göz ardı eden olumsuzlayıcı söylemleri vurdu. O günden sonra bir avuç elitin çekimser çemkirmesinin yerini, daha yaygın, daha özgüvenli bir karşıtlık aldı nitekim. Dolayısıyla içeriden gelen bu söylem dışarıya güç vermişti.
Son zamanlarda meşhur materyalist söylemi arkalayan kurban yorumlarına bile tanık olduk bu çevrelerden. "Kurban, ilkel insanın doğal felaketleri tanrıların öfkesine bağlamasından, dolayısıyla öfkelerini yatıştırmak için onlara kurban sunma gereği duymasından doğmuş ilkel ve vahşi bir ritüeldir" diyenini bile gördüm.
İslam, bütün emir ve yasaklarıyla, bütün mezhep ve yorumlarıyla insanı önce kendisine, sonra çevresindeki varlıklara ve tabi Allah'a yakınlaştırıp bir "Kurban" (yakınlık) medeniyeti kurarken, Batı medeniyeti, görüldüğü gibi insandan, eşyadan başlayarak bütün bir varlığı parçalamakta, birbirinden koparmakta, Allah ile bağını kesmektedir. Parçalayıcı medeniyetin başarma şansı yoktur o yüzden.