Bazı isimler vardır, bir hâdiseyi anlatmaz, o hâdiseye nasıl bakacağımızı emreder.
Bugün "Kurtuluş Savaşı" mı diyeceğiz, "Millī Mücadele" mi hassasiyeti bir müfredat tashihi değil bir hâfıza meselesidir.
Bakan Yusuf Tekin, müfredatta "Kurtuluş Savaşı" yerine "Millī Mücadele" kavramının kullanılacağını söyleyince, malum mahfillerde yine eski refleksler sahne aldı.
Sanki vahiyle inmiş bir kelimeye dokunulmuş, sanki tarihin kalbine hançer saplanmış gibi bir telaş, bir feryat, bir ağıt başladı.
Halbuki bu millet o büyük hâdiseyi yaşarken İstiklâl Harbi diyordu.
Marşın adı İstiklâl Marşı oldu, madalyanın adı İstiklâl Madalyası oldu.
Meclis zabıtlarında, devrin mecmualarında, halkın gönlünde "istiklâl" kelimesi bir toprağı geri almaktan çok daha derin bir şeyi anlatıyordu.
İstiklâl, esareti reddeden iradenin adıydı. Haysiyet, bağımsızlık ve kendi mukadderatına sahip çıkma arzusu bu tek kelimede toplanmıştı.[1]
"Kurtuluş Savaşı" ise milletin ağzından kendiliğinden dökülüp devlete yürümüş bir isim değildir. 1931 tarihli Tarih IV kitabında tabir "İstiklâl Harbi (Kurtuluş Savaşı)" şeklinde geçer.
Yani o gün bile asıl isim hâlâ İstiklâl Harbi'dir, "Kurtuluş Savaşı" parantezin içindedir.[2]
Ancak 1933'te, Onuncu Yıl Nutku'nda bu tabir devletin en yüksek kürsüsünden öne çıkarılır.[3]
Demek ki bugün kimilerince ezelī ve ebedī bir hakikatmiş gibi savunulan isim, nihayetinde ideolojik bir tercihtir, bir hâfıza inşasıdır.
Öyleyse bugün "Millī Mücadele" dendiğinde ortalığı velveleye verenlerin önce kendi savundukları kelimenin de sonradan taçlandırılmış bir kelime olduğunu hatırlaması gerekir.
Son günlerde bazı mecralarda dolaşıma sokulan "Atatürk kelimenin üstünü çizdi" haberleri de bu telaşın bir parçasıdır. Belge üzerinden hüküm kurulacaksa, belgeye sadakat gerekir.
Eğer Atatürk gerçekten "İstiklâl" kelimesini çizip yerine "Kurtuluş" yazmışsa, bu bile tartışmanın esasını değiştirmez. Bilakis bizim söylediğimizi daha da güçlendirir.
Çünkü görülür ki "Kurtuluş Savaşı" ismi milletin tabii hafızasından değil, devletin kurucu metin tercihinden doğmuştur.
Madem el yazısı taslağındaki bir düzeltme "resmī tarih vesikası" diye önümüze sürülüyor, aynı taslaktaki bütün düzeltmeleri de aynı ciddiyetle okumak gerekmez mi?
"İşte Atatürk"[4] sitesinde bütün sayfalar yayımlanmışken, yalnız "İstiklâl" kelimesinin çizili olduğu sayfayı öne çıkarıp diğer düzeltmelerin gölgeye itilmesi habercilik midir, yoksa ideolojik telaş mıdır?
O taslakta "Beni hatırlayınız" cümlesi de vardır, fakat nihai metinden çıkarılmıştır.
Peki buradan, kurucu lideri hatırlamamamız gerektiği sonucu mu çıkar? Elbette hayır!
Demek ki taslakta görünen her kelimeyi tek başına mutlak hüküm diye pazarlamak, tarihçilik değil, belge cımbızcılığıdır.
Üstelik el yazısı metin daktiloyla temize çekildikten sonra da kurucu lider Atatürk, daktilo metin üzerinde bizzat kendi el yazısıyla yeni müdahalelerde bulunmuş, "millī ülkümüzdür" ve "millī ülküye tam bir bütünlükle ve sadakatle sarılın" ifadelerini metne işlemiştir.
Şimdi yalnız "Kurtuluş" kelimesini büyütüp "millī ülkü" vurgusunu küçültmek, tarih sadakati midir, yoksa düpedüz ideolojik ayıklama mıdır?
Bu taslak bize şunu söyler. "Kurtuluş Savaşı" tabiri, milletin ezelī ve tabiī dili değil, 1930'larda kurucu iradenin bilinçli biçimde öne çıkardığı bir hafıza tercihidir.
Asıl mesele "Kurtuluş" kelimesi neyi ima eder?
"Kurtuluş" kelimesi resmī tarihte yalnız işgalciden kurtuluşu değil, Osmanlı'dan, İslâm irfanından, medreseden, tekkeden, mahalleden, sarıktan, çarıktan, duadan, ezandan, hatta Anadolu'nun Müslüman halkından kurtuluşu da ima eden bir edaya büründürülmüştür.
Sanki zafer, yalnız gavura karşı değil, camiye, tekkeye, eski harfe, eski hayata, eski insana karşı da kazanılmıştır!
İşte bu yüzden "Kurtuluş" kelimesine dikkatle bakmak gerekir. Kelime bazen masum görünür, fakat içine yerleştirilen ideolojik mayayla bambaşka bir istikamete akar.
"Savaş" kelimesi de dardır. Savaş, haritayı-coğrafyayı anlatır, mevziiyi anlatır, topu, tüfeği, süngüyü anlatır.
Başlar, sürer, biter.
Cepheyi gösterir ama cephe gerisini göstermez.
Kumandanı yazar ama kağnı çeken kadının yorgun omzunu yazmaz.
Harbin kronolojisini verir ama Nasrullah Camii'nde yükselen Mehmet Ākif nefesini, Anadolu köylüsünün duasını, mandacı korkaklığa karşı yükselen iç direnci taşıyamaz.
Halkın duasını ve sabrını aynı anda taşıyan bir hâdiseyi yalnız "savaş" kelimesine hapsetmek, kubbeyi tek bir taşa indirmektir.
Garip değil mi?
Bizim bazı sözde kavram muhafızları hâlâ "Kurtuluş Savaşı" ifadesinin etrafında nöbet tutarken, yabancı tarihçiler çoktan meselenin tek cepheli bir harp olmadığını söyleyip geçtiler bile.
Zürcher, İttihatçı mirasla Cumhuriyet kadroları arasındaki bağı gösterir.[5] Üngör ve Gingeras, bu yılların yalnız bağımsızlık savaşı değil, devletin, nüfusun ve toplumun yeniden kurulması olduğunu anlatır.[6] Stanford Shaw, imparatorluktan cumhuriyete uzanan uzun köprüyü kurar.[7] Mango, Kinross ve Hanioğlu, Atatürk'ü sadece muharebe meydanlarının kumandanı değil, imparatorluk enkazından yeni bir siyaset dili çıkaran aktör olarak okur.[8] Bernard Lewis, modern Türkiye'nin doğuşunu Osmanlı modernleşmesinin rahminden takip eder.[9] Toynbee, savaşın ateşi henüz soğumadan, sahaya en yakın batılı şahitlerden biri olarak bakar.[10] Llewellyn-Smith, Yunan seferinin rüyasını ve yıkılışını anlatır.[11] Criss, işgal İstanbul'unun karanlık koridorlarında mücadelenin başka bir cephesini gösterir.[12] Erickson, meselenin askerī damarını, Sotiriou, Pallis ve Theotokas ise öteki tarafın hafızasını önümüze koyar.[13]
Yani yabancının soğuk kalemi bile bu büyük hâdiseyi yalnız "savaş" diye daraltmazken, bizim içeride kelimenin parantezine karargâh kurmamız ne hazin bir hafıza tembelliğidir.
Çünkü savaş cephede görünür, mücadele milletin bütün damarlarında yürür.
İşte "Millī Mücadele" burada genişler.
Çünkü "millī" kelimesi kuru bir kavmiyetçilik değildir. Milletin tarihī, dinī, kültürel, ahlâkī ve manevī varlığını içine alan büyük bir aidiyettir; bu toprağın hafızası demektir.
Sadece üniforma değil, sarık da onun içindedir.
Sadece meclis kürsüsü değil, cami minberi de onun içindedir.
Sadece asker değil, köylü de hoca da anne de yetim de onun içindedir.
"Mücadele" ise savaştan daha geniştir. Savaş düşmana karşı yapılır. Mücadele düşmanla birlikte yokluğa, yılgınlığa, korkuya, mandacılığa, iç çözülmeye, nefsin gevşekliğine ve milletin hafıza kaybına karşı yapılır.
Nurettin Topçu'nun "Anadolu'nun Kurtuluş Savaşı ruh cephesinde henüz başlamadı" sözü tam da buraya düşer. Topçu, cephedeki zaferi inkâr etmiyordu. O, asıl meselenin maddeyi kurtardıktan sonra manayı da kurtarmak olduğunu söylüyordu. [14]
Çünkü toprak kurtulur da ruh esir kalırsa, zaferin içi boşalır.
Tarık Buğra'nın Küçük Ağa'sı bu yüzden mühimdir. Kitapta mücadele, Ankara'dan gelen emirle değil, halkın vicdanında pişen bir hamurla yürür. Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı'sında mesele yalnız silah değil, devlet aklıdır. Yakup Kadri'nin Yaban'ında yalnız cephe değil, aydınla köylü arasındaki uçurum vardır. Mehmet Ākif'te ise bütün mesele, milletin Kur'an'dan aldığı diriltici nefesle ayağa kalkmasıdır. [15]
Bütün bunları "Kurtuluş Savaşı" ifadesine sığdırmak mümkün müdür?
Ama "Millī Mücadele" bunların hepsini bir kubbe gibi örter. [16]
İşte Yusuf Tekin'in düzeltmeye çalıştığı hassasiet bu bakımdan kıymetlidir.
Elbette bu iş yalnız kelime değiştirmekle olmaz. Müfredatta "Millī Mücadele" yazıp çocuklara yine aynı kopuk tarih telkin edilirse, bu da yeni bir tabeladan ibaret kalır.
Fakat Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki nefes bağı yeniden kurulursa, millet kendi mazisine düşman değil, vâris olarak bakmayı öğrenirse, o zaman bu tercih ehem ve mühimdir.
Öyle ya, yakasına "Kurtuluş Madalyası" takanı gördünüz mü hiç?
Zira, neyden kurtulduk?
KAYNAKÇA
[1]TDV İslâm Ansiklopedisi, "İstiklâl Harbi" maddesi...
[2]Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Tarih IV: Türkiye Cumhuriyeti, Devlet Matbaası, Ankara, 1931, s. 57. İfade "İstiklâl Harbi (Kurtuluş Savaşı)" şeklinde, Kurtuluş parantez içindedir.
[3]Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nutku, 1933; Nutuk, Ankara, 1927. "Kurtuluş Savaşı'na başladığımızın on beşinci yılındayız" cümlesiyle tabir resmen öne çıkarılmıştır.
[4] https://isteataturk.com/g/icerik/Cumhuriyetin-10-Yil-Nutku-29101933/750
[5] Erik Jan Zürcher, The Unionist Factor: The Role of the Committee of Union and Progress in the Turkish National Movement, 1905–1926, Brill, Leiden, 1984.
[6] Uğur Ümit Üngör, The Making of Modern Turkey: Nation and State in Eastern Anatolia, 1913–1950, Oxford University Press, 2011. Ryan Gingeras, Last Days of the Ottoman Empire, 1918–1922, Allen Lane, 2022; Eternal Dawn: Turkey in the Age of Atatürk, Oxford University Press, 2019.
[7] Stanford J. Shaw, From Empire to Republic: The Turkish War of National Liberation 1918–1923, 5 cilt, Türk Tarih Kurumu, 2000.
[8] Andrew Mango, Atatürk, London, 1999; Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation, London, 1964; M. Şükrü Hanioğlu, Atatürk: An Intellectual Biography, Princeton
[9] Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey.
[10] Arnold J. Toynbee, The Western Question in Greece and Turkey, London, 1922.
[11] Michael Llewellyn-Smith, Ionian Vision: Greece in Asia Minor 1919–1922, 1973.
[12] Bilge Criss, Istanbul Under Allied Occupation, 1918–1923, Brill, 1999.
[13] Edward J. Erickson'un Osmanlı ordusu ve İstiklâl Harbi'nin askerī tarihi üzerine çalışmaları; Dido Sotiriou, Benden Selam Söyle Anadolu'ya; A. A. Pallis, Greece's Anatolian Venture and After; Yorgos Theotokas, Leonis.
[14]Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, İstanbul.
[15]Tarık Buğra, Küçük Ağa, 1963; Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, 1965; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban, 1932; Mehmet Ākif Ersoy, Safahat ve İstiklâl Marşı, 1921.
[16]Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi; Türkiye'de Din ve Siyaset, İstanbul, İletişim Yayınları.