ABD ile İran arasında mutabakat imzalandı. Fakat imzanın mürekkebi kurumadan sahadaki gerçeklik metnin üzerine çöktü. Çünkü bu mutabakat, çözülen bir krizden ziyade ertelenen bir hesaplaşmanın kâğıda dökülmüş haline benziyor. Masada barış var; sahada Lübnan'a saldırılar, Hürmüz'de tıkanan enerji hattı, yaptırımlar, tazminat fonu ve tarafların birbirine duyduğu derin güvensizlik var.
İlk çatlak Lübnan başlığında ortaya çıktı. Tahran, İsrail'in güney Lübnan'daki operasyonlarını mutabakatın açık ihlali sayıyor. ABD, İsrail'e saldırıları durdurma ve Lübnan'dan çekilme yönünde taahhüt vermiş görünüyor. Fakat Tel Aviv bu taahhüdü tanımıyor. Netanyahu, Lübnan'ın güneyinde oluşturduğu güvenlik hattından çekilmeyeceğini söylüyor. Böylece ABD'nin İran'a verdiği söz, İsrail'in sahadaki kararıyla boşa düşüyor.
Bu tablo, yalnızca İran-ABD hattındaki bir pürüz değil; Amerikan hegemonyasının içinden geçtiği güven bunalımının da göstergesi. Washington artık kendi müttefikine söz geçiremiyor. İsrail, ABD desteğiyle ayakta dururken aynı anda ABD'nin kurmaya çalıştığı denklemi sabote edebiliyor. Geçen yazıda da söylediğim gibi, süreç içinde siyonizm ABD siyasetini esir alsa da ekonomik gerçeklik dönüp kapıya dayanıyor. İsrail, Washington için stratejik karakoldan maliyet kalemine dönüşürken, ABD bu maliyetin ağırlığını taşımakta zorlanıyor.
Mutabakatın en muallak başlıklarından biri 300 milyar dolarlık tazminat fonu. İran bunu savaşın, yaptırımların ve ekonomik kayıpların telafisi olarak görüyor. ABD ise doğrudan ödeme yapmayacağını söylüyor. JD Vance'in açıklamaları, Washington'un bu fonu Körfez ülkelerinin yatırımı gibi göstermeye çalıştığını ortaya koyuyor. Fakat Körfez ülkeleri de İran'a böyle bir kaynak aktarmaya istekli değil. Ortada büyük bir vaat var; ama o vaadi karşılayacak siyasi irade, mali kaynak ve güven zemini yok.
Yaptırımlar meselesi de aynı çıkmazın parçası. İran önce dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasını ve yaptırımların kaldırılmasını istiyor. ABD ise İran bütün taahhütleri yerine getirmeden ekonomik kaynaklara erişim olmayacağını söylüyor. Taraflardan her biri diğerinin önce adım atmasını bekliyor. Güven olmayınca diplomasi prosedür tartışmasına sıkışıyor.
Bir başka düğüm noktası, İran'ın stratejik kaldıracı olan Hürmüz Boğazı... Malum, küresel petrol akışının ana damarlarından biri burada atıyor. Dolayısıyla boğazın kapanması tanker trafiğini, sigorta maliyetlerini, petrol fiyatlarını ve küresel enflasyonu aynı anda etkiler. Enerji piyasalarının kırılgan olduğu bir dönemde Hürmüz'de yaşanacak her tıkanma, kâğıt üzerindeki mutabakatları fiziksel gerçekliğe çarptırır. Petrol akmazsa diplomatik cümlelerin değeri de hızla buharlaşır.
Bu arada JD Vance'in İsrail kabinesindeki bazı isimlere verdiği cevaplar, Washington'da İsrail'e yönelik eleştirilerin alışılmış sınırların dışına taşındığını gösteriyor; üstelik söyledikleri de yenilir yutulur cinsten değildi. Vance, İsrail'in savunma silahlarının büyük bölümünün Amerikan eliyle üretildiğini ve Amerikan vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edildiğini söyledi. Bu sözler "Bu kadar desteğe rağmen hâlâ Washington'u zor durumda bırakıyorsunuz" demeye getiriyordu. Bu açıklamalar, ABD iç siyasetindeki maliyet ve çıkar tartışmalarının artık müttefiklik ilişkilerine de daha açık biçimde yansıdığını gösteriyor.