Hasan Hüseyin ÖZ

hasan.oz@star.com.tr

Mutabakat metni ne diyor?

ABD ile İran arasında öteden beri simbiyotik bir ilişki vardı. Şimdiki barış anlaşmasını da bu dengeleme sistematiği içinde değerlendirmekte fayda var. Bunu bir kenara yazın.

Çünkü bu hatta düşmanlık hiçbir zaman yalnızca düşmanlık olmadı. ABD, İran tehdidiyle Körfez'i disipline etti; İran, Amerikan tehdidiyle içeriyi diri tuttu. Washington bu gerilimden askerî varlık, Tahran ise siyasal meşruiyet üretti. Bugün "barış" diye sunulan tablo da eski denklemin yeni şartlara göre ayarlanmasından ibaret.

Masadaki mutabakat zaptı ilk bakışta büyük bir kırılma gibi duruyor. Hürmüz Boğazı'nın yeniden deniz trafiğine açılması, ABD'nin İran'a uyguladığı deniz ablukasını kaldırması, Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların sona erdirilmesi, petrol ve petrokimya yaptırımlarının askıya alınması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve nükleer başlık için 60 günlük müzakere takvimi... Bunların her biri, savaşın maliyetini düşürmeye dönük güçlü başlıklar.

Fakat metnin asıl ağırlığı vaatlerinde değil, taşıdığı şüphede. Cuma günü Cenevre'de imzalanması beklenen mutabakat daha şimdiden üç sınava bağlanmış durumda: Hürmüz'ün fiilî kontrolü, İsrail'in Lübnan hattındaki sabotaj kapasitesi ve Trump'ın verdiği sözü ertesi gün inkâr etmeme kabiliyeti.

Hürmüz meselesi yalnızca gemilerin geçişi değil. İran'ın boğaz üzerindeki nüfuzunu kabul edip etmeme meselesidir. Trump "kalıcı olarak ücretsiz geçiş" diye konuşuyor; fakat İran'ın geçiş ücreti almasa bile hizmet bedeli, denetim ve trafik kontrolü üzerinden elini boğazda tutabileceği görülüyor.

Trump'ın çelişkileri de taslağın kenar süsü değil, bizzat çalışma biçimidir. Önce bombalama tehdidi, sonra "anlaşma tamam" neşesi. Bir gün İran'ın nükleer kapasitesini tümüyle tasfiye edecekmiş gibi konuşuyor, ertesi gün düşük seviyeli zenginleştirmeyi askeri amaçla kullanılmamak şartıyla kabul edebilecek bir çizgiye geliyor.

Nükleer dosyada da kesinlikten çok muğlaklık var. İran nükleer silah üretmeyeceğini teyit ediyor. Zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilmesi, imhası ya da ülke dışına çıkarılması konuşuluyor. Ancak takvim, denetim ve yaptırımların kaldırılma sırası hâlâ tartışmalı. İran, ABD'ye güvenmediğini açıkça söylüyor; önce ablukanın kalkmasını, varlıkların serbest bırakılmasını ve askeri baskının durmasını istiyor. "Aktif güvensizlik" ifadesi tam da bu yüzden önemli.

İsrail cephesi ise metnin en zayıf halkası. Tahran, Lübnan dahil bütün cephelerde çatışmaların durmasını anlaşmanın parçası sayıyor. İsrail ise Güney Lübnan'da tuttuğu hattı güvenlik gerekçesiyle değil, inatla örülmüş bir oldu-bitti siyasetiyle korumaya çalışıyor. Beyrut'a yönelik saldırılar, mutabakatın daha imzalanmadan nasıl sabote edilebileceğini gösterdi. Netanyahu için savaş yalnızca bölgesel bir dosya değil, içeride ayakta kalma aracıdır. Bu yüzden İsrail'in anlaşmayı delme ihtimali masanın dışında değil, tam ortasındadır.

Körfez hattında ise daha derin bir değişim yaşanıyor. BAE ve Katar gibi aktörlerin İran'la gerilimi düşürmek için ayrı kanallar açması, Amerikan düzeninin eskisi kadar tek merkezli işlemediğini gösteriyor. ABD üsleri artık sadece güvenlik şemsiyesi değil, hedef tahtası anlamına da geliyor. Bölge ülkeleri bunu gördükçe Washington'a yaslanmanın maliyetini yeniden hesaplıyor.

Bu anlaşma bu yüzden savaşın sonu değil, savaş maliyetinin yeniden dağıtılmasıdır. Hürmüz açılır, petrol sakinleşir, piyasalar nefes alır, Trump zafer konuşur, İran direnç hikâyesi yazar. Fakat düğüm çözülmez. Sadece daha sonra yeniden sıkılmak üzere gevşetilir.