Hasan Hüseyin ÖZ

hasan.oz@star.com.tr

Mutlu cehalet

Trump'ın Çin ziyareti, küresel ekonominin içine düştüğü tuhaf ruh halini bütün açıklığıyla gösteriyor.

Washington, İran savaşı devam ederken Pekin'e gitti. Masada ticaret var. Yapay zekâ var. Çipler var. Nadir elementler var. Tayvan var. Enerji güvenliği var. Bir de bütün bu başlıkların üzerine çöken savaş ekonomisi var. Trump'ın yanında teknoloji şirketlerinin öne çıkan isimlerinin bulunması, beklendiği gibi, ziyaretin aynı zamanda pazar, sermaye, teknoloji ve güç pazarlığı olduğunu gösteriyor.

İşte tuhaf ruh hali tam burada başlıyor.

Normal şartlarda böyle bir tablo piyasalarda ciddi bir ihtiyat üretmeliydi. Savaşın başından beri yazıyoruz, İran savaşı yalnızca bölgesel dengeleri sarsmıyor; petrol fiyatından taşımacılığa, sigorta maliyetlerinden tedarik zincirlerine kadar geniş bir alanı baskı altına alıyor. Hürmüz Boğazı etrafındaki her gerilim, dünya ekonomisinin maliyet hesabını doğrudan etkiliyor.

Piyasa, bu ağır tabloyu bir kırılganlık işareti olarak okumak yerine yeni anlaşma ihtimallerine, teknoloji hamlelerine ve şirket değerlemelerine odaklanıyor. Çip satışları, yapay zekâ yatırımları, bulut hizmetleri, büyük teknoloji şirketlerinin büyüme beklentileri; savaşın, borcun ve enerji baskısının önüne geçiyor. Ne var ki, büyük meseleler dar bir kazanç hesabına indirgeniyor.

Oysa Çin, bu tabloda başka bir gerçekliği temsil ediyor. ABD piyasaları büyük ölçüde finansal değerlemeler, teknoloji hisseleri ve yapay zekâ beklentileri üzerinden yükselirken; Çin hâlâ üretim, sanayi kapasitesi, ihracat, nadir elementler ve tedarik zincirleri üzerinden konuşuyor. Bir tarafta fiyatlanan beklenti, diğer tarafta çalışan fabrika var. Bu yüzden Trump'ın Çin ziyareti finansal köpük ile reel ekonomi arasındaki makasın da görünür hale geldiği bir anı işaret ediyor.

Ne mi diyorum?

Burada daha tehlikeli bir durum var: Krizin farkında olup onu ertelemek. Savaşın maliyetini görmek, fakat bunu geçici bir dalgalanma saymak. Enerji kırılganlığını izlemek, fakat birkaç teknoloji hissesinin yükselişiyle rahatlamak. Kamu borcunun büyüdüğünü bilmek, fakat sistem sıkışırsa devletin yine devreye gireceğine inanmak.

Mutlu cehalet bu işte.

Son yıllarda piyasaların öğrendiği ders budur. Büyük kriz geldiğinde devletler destek paketleri açıklıyor. Merkez bankaları piyasaya likidite sağlıyor. Maliye politikası devreye giriyor. Özel kesimin hatası kamu bilançosuna taşınıyor. Böyle olunca yatırımcı da daha cesur değil, daha sorumsuz hale geliyor. Çünkü zarar ihtimali azaldıkça risk iştahı artar.

Bugün borsalardaki iyimserlik de ekonominin tamamının sağlıklı olduğunu göstermiyor. Yükseliş dar bir teknoloji grubuna yaslanıyor. Yapay zekâ coşkusu, ekonominin diğer bölgelerindeki zayıflıkları örtüyor. Tüketici tarafında sıkışma artarken, şirket değerlemeleri başka bir tempoda büyüyor. Ekonomi iki ayrı gerçeklik üretmeye başlıyor: Bir tarafta sermayenin şişen değerleri, diğer tarafta hayat pahalılığıyla daralan geniş kitleler.

Tehlike burada değil mi?

Dünya ekonomisi aynı anda savaş, enerji, borç ve teknoloji rekabetiyle sınanıyor. Fakat finans çevreleri bütün bu başlıkları sistemin kırılganlığı olarak okumak yerine kısa vadeli kazanç hesabına bağlıyor. Trump'ın Çin ziyareti bu çelişkiyi daha görünür hale getiriyor. Bir yanda üretim kapasitesiyle konuşan Çin, diğer yanda finansal değerlemelerle ayakta tutulan Amerikan piyasa iyimserliği var.