Rusya-Ukrayna savaşı 1590 günü geride bıraktı. 1. Dünya Savaşı'ndan daha uzun bir savaş devam ediyor ve cephede çatışmalar hız kesmiyor. İnsansız hava araçları Moskova semalarında uçuyor, Rus ordusu Donbas'ta baskısını sürdürüyor, Avrupa yeni yaptırım paketlerini hazırlıyor, NATO ise caydırıcılık planlarını güncelliyor.
Geçtiğimiz haftalarda ise tarafların kullandığı diplomasi dili değişmeye başladı.
Bu değişim tek başına barış anlamına gelmiyor. Ancak savaşların tarihinde çoğu zaman ilk değişen cephe değil, kullanılan kelimelerdir. Bugün Moskova'dan, Kiev'den, Brüksel'den ve Vaşington'dan gelen açıklamalara birlikte bakıldığında ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Rusya "müzakereye hazırız" diyor fakat bunun mevcut askeri gerçeklik üzerine kurulmasını istiyor. Moskova'ya göre işgal edilen bölgelerin statüsü, Ukrayna'nın NATO üyeliği ve Avrupa güvenlik mimarisi birlikte ele alınmadan kalıcı bir çözüm mümkün değil.
Ukrayna yönetimi de müzakere kapısını açık tutuyor; ama önce ateşkesin sağlanmasını ve ardından siyasi görüşmelere geçilmesini savunuyor. Aynı masaya bakıyorlar belki ancak masaya oturmanın şartlarında uzlaşamıyorlar.
Sahada savaş devam ederken küresel jeopolitik yeni bir krizle karşılaştı: İran'a müdahale ve Hürmüz Boğazı'ndaki gerilim.
Hürmüz'de tırmanan kriz, küresel enerji hatlarını ve tedarik akışını sarsarken, Batı'nın dikkatini ve lojistik gücünü iki farklı cepheye bölme riski taşıyor. Bu durum, Ukrayna üzerindeki "sürdürülebilir savaş" baskısını artırırken, tarafları küresel bir ekonomik çöküşü önlemek adına uzlaşma zeminini daha ciddi düşünmeye zorluyor. Küresel risklerin büyümesi, Ukrayna'da bir "ateşkes mutabakatı" ihtiyacını acil hale getiriyor.
Avrupa Birliği cephesinde ise daha önce pek duyulmayan "Avrupa güvenlik mimarisi", "savaş sonrası düzen" ve "geleceğin güvenlik garantileri" konuşuluyor. Bu değişim önemlidir. Çünkü savaşın sonunda kurulacak düzen konuşulmaya başlanmadan savaşın nasıl biteceği de konuşulamaz.
Beyaz Saray'ın dili de dikkat çekici. ABD, Ukrayna'ya askerî desteğini sürdürürken diplomatik kanalları tamamen kapatmıyor. Avrupa'nın savunma yükünü artırmasını isterken aynı zamanda müzakere ihtimalini de masadan kaldırmıyor. Bu yaklaşım, askerî baskı ile diplomatik baskının birlikte yürütüldüğü yeni bir stratejiyi işaret ediyor.
Tam da böyle bir dönemde gözler Ankara'ya çevriliyor.
Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi yalnızca ittifakın savunma planlarının güncelleneceği veya Hürmüz gibi yeni krizlere karşı ortak pozisyon alınacağı bir toplantı olmayabilir. Türkiye, savaşın başından beri hem Moskova hem Kiev ile doğrudan konuşabilen nadir ülkelerden biri olmayı sürdürdü. Tahıl Koridoru Anlaşması bunun en somut örneğiydi. Bugün yeniden benzer bir diplomatik kanalın açılıp açılamayacağı sorusu gündemde. NATO Zirvesi öncesi Rusya'dan gelen açıklamaların müzakere içermesi Rus diplomasisinin zamanlama tecrübesini bir kez daha gösteriyor
Olası bir müzakere sürecinde Ankara'dan çıkabilecek sonuç bir nihai barış anlaşması olmayacaktır. Böyle bir beklenti gerçekçi değildir. Fakat tarafların yeniden aynı diplomatik zemine dönmesini sağlayacak bir çerçeve mutabakatı, teknik görüşmelerin başlaması ya da güven artırıcı önlemler konusunda ilk temasların kurulması ihtimal dışı da değildir.
Savaşların sonu çoğu zaman büyük anlaşmalarla değil, küçük diplomatik temaslarla başlar. Bugün cephede hâlâ silahlar konuşuyor olabilir. Ancak diplomasi yeniden cümle kurmaya başladıysa, bu tek başına dikkate değer bir gelişmedir.
Belki de Ankara Zirvesi'nin asıl önemi burada yatıyor.