Meşhur Çağrı filmini bilmeyeniniz, seyretmeyeniniz yoktur diye tahmin ediyorum. O filmde bir sahne var. Bedir savaşında beklenmedik bir yenilgi alan Kureyş'in lideri Ebu Süfyan'ın evinde, savaşta babasını, kardeşini ve amcasını kaybeden Hind'in feryatları yükseliyor. Ebu Süfyan, sus, bu sefer ittifaklar kuracağız, hazırlıklı olacağız diyerek karısını teskin ediyor. Bu sahneyi ne zaman seyretsem veya düşünsem, Birinci Dünya Savaşında aldığımız yenilgi ve hala devam eden sonuçları aklıma gelir ve adamlar bu sefer iyi hazırlık yapmışlar diye söylenirim.
İslam ümmeti olarak biz daha önce de yenildik. Nitekim hazırlıklı gelen Ebu Süfyan Uhud'da Bedir savaşının rövanşını almıştı. Sonra tarihimiz boyunca birçok istilaya uğradık. Katliamlar gördük. Mesela bin yıla yakın egemenlik kurduğumuz Endülüs'ü kaybettik. Tabi toprak kaybetmemize rağmen ruhsal hezimete, psikolojik yıkıma uğramadık. Her seferinde ayağa kalktık, hiç yenilmemiş, toprak kaybetmemiş gibi yeni baştan başlamasını bildik. Bizi motive eden tevhidi, adaleti, özgürlüğü yaymak gibi ilkelerimiz vardı çünkü. Bu ilkelerin sağladığı moral üstünlük sayesinde toparlanarak tekrar ülkeler ve gönüller fethetmeye devam ettik. Mesela korkunç Moğol istilası gibi, medeniyetimizin yüreğini ağzına getirecek kadar büyük ve yıkıcı bir hadiseyi atlatmasını ve müstevli Moğolları Müslümanlaştırıp muvahhidler olarak aramıza katmayı bildik. Haçlı seferlerini yaşadık örneğin. Kudüs'ü, yani coğrafyamızın kalbini kaybettik. Ama çok geçmeden yitirdiğimiz bütün mevzileri teker teker geri alarak Kudüs'ü yeniden fethettik. Haçlıları bu topraklardan söküp attık. Ardından Osmanlının şahsında Avrupa'nın ortasında dört yüzyıl sürecek bir hakimiyet kurduk.
Birinci Dünya Savaşındaki askeri yenilgimizin yer aldığı bugünkü süreç, önceki yenilgi süreçlerinden farklıdır. Adamlar onlarca, yüzlerce yıl hazırlık yaptılar. Önce bizi her düştüğümüzde tekrar ayağa kaldıran ilkelerimizi söküp aldılar. Ta müsteşrikler çağından başlayarak bizi yeniden anlamlandırdılar, yeni baştan keşfettiler, adeta yeniden ürettiler. Artık başka ilkelerimiz, amaçlarımız, beklentilerimiz, ideallerimiz olmaya başlamıştı. Müstevlilerimize hayran olmuştuk en önemlisi. Derken Birinci Dünya Savaşı, bu ruhsal hezimetimizi askeri hezimetle pekiştirdi. Halihazırda bütün bir ümmet olarak müstevlilerin her on yılda bir sunduğu düşünce fantezileriyle kendimize bir gelecek tasavvur etmeye çalışıyoruz. Bu yolla muhteşem geçmişi yeniden yaşamanın hayallerini kuruyoruz.
Oysa adamların, yüzyılları harcayarak sağladıkları bu üstünlüğü kaybetmek gibi bir niyetleri yok. Bunun için her türlü hazırlığı yapmışlar. Sadece bizim yaşadığımız ruhsal hezimete de güvenmemişler. İşi şansa bırakmamışlar yani. Kurdukları egemenliği sürekli kılacak siyasal, ekonomik, kültürel kurumlar oluşturmuşlar.
Bu hazırlıkların askeri ayağını da NATO oluşturuyor. Hazırlıklı gelmişler derken bunu kast ediyordum. Dolayısıyla NATO, Batı medeniyetinin elde ettiği dünya hakimiyetini kalıcı kılmaya yönelik askeri bir hazırlıktır. Tabi içimizde de bu hegemonyayı kalıcı kılmak için hareket eden siyasal partiler, örgütler, entelektüeller, aydınlar da bu hazırlığın bir tarafını oluşturuyorlar. Kısacası bu seferki hazırlıkları pek yamandır.
Gelelim, Batı Medeniyetinin egemenliğini korumaya yönelik bir örgüt olarak NATO'ya, Batıya karşı Milli mücadele vererek kurulmuş Türkiye'nin üye olması meselesine. Türkiye'nin, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki reel şartları esas alarak varlığını korumanın yolu olarak Batı sistemi içinde yer almayı ve kurumlarına katılmayı bir yol olarak tercih ettiği, uygun gördüğü anlaşılıyor. Bunun anlaşılır bir tarafı var kuşkusuz. Ama bu medeniyetin bir parçası ve bu medeniyeti koruma amacına yönelik bir kurumu, geçmişteki ihtişamlı günlerin yolu olarak görmek, sözünü ettiğimiz ruhsal hezimetin patolojik bir yansımasıdır. Bugünkü gibi, bu durumu geçici bir süreç olarak gören ve gerekli güce kavuştuktan sonra kendi medeniyetinin ve ilkelerinin ışığında bir yol izlemeyi amaçlayanların yönetici, yönlendirici olmaları bizim için bir şanstır bu açıdan. Ve bu amaca ulaşmak imkansız değildir. Yeter ki biz hazırlıklı olalım.
Nitekim Batı medeniyeti günümüzde mevcudu korumanın telaşı içindedir. Tarih bize gösteriyor ki mevcudu korumanın telaşına düşenler eninde sonunda kaybederler. Dolayısıyla hazırlıklı olan kazanır.