Bazı adamlar fikirle büyüyemez, infialle kabarmaya çalışır. Kendi sesinin toplumda karşılık bulmadığını görünce sahneye düşünce değil, hesap taşır.
Deniz Göktaş hadisesi de kanaatimce tam bu kokuyu yayıyor. Ortada yalnızca taşkın bir stand-up, ağzın ucundan kaçmış hoyrat bir cümle yok. Kelimesi tartılmış, iması hesaplanmış, tepkisi önceden ölçülmüş bir gösteri var.
Üstelik avukat vesayetinden geçmiş bir hukuki dille "her kelimeyi özenle seçtim" diyorsa, kimse bize bunun masum bir sahne kazası olduğunu anlatmasın. Hukuk terazisine sürülmüş cümle, sahnede tesadüfen yere düşmüş sayılmaz. Bu, kahkahanın altına saklanmış bir risk hesabıdır. Kelepçe ihtimalini göze alıp mağduriyet ihtimalini parlatma sanatıdır.
Şovun adına bakın: Ölü Deniz.
Bu isim sıradan bir kelime oyunu değil. Ölü bir baş, sahneye yatırılmış bir imge, Deniz Gezmiş çağrışımı, altmış kuşağının darağacı romantizmi ve bugünün tutukluluk edebiyatı aynı tabakta servis ediliyor. Biri idam sehpasında kalmış bir sembol, öteki o sembolün gölgesinden kendine pay çıkarmaya çalışan yaşayan bir Deniz.
Yaşayan bir Deniz'den kahraman çıkarılacak. Ama bu kahramanlık kendi cevherinden değil, Ölü Deniz'in tortusundan devşirilecek. Deniz Göktaş, kendi kişiliğinde Deniz Gezmiş'in kahramanlık sermayesini tahvil etmeye çalışıyor gibidir. Ölü bir isimden diri bir mağduriyet üretme çabası budur.
Fakat her Deniz'den Gezmiş çıkmaz. Her tutukludan kahraman doğmaz. Her sahneye yatırılan baştan destan yazılmaz. Bazı ölüler tarihin içinde kalır, bazı yaşayanlar o ölülerin gölgesinde ancak kendi küçüklüğünü büyütür.
Sahnede üç kimlik imal ediliyor. Erdoğan üzerinden "mutlak diktatör" imgesi kuruluyor. Ekrem üzerinden "eğlenceli, sempatik, halktan biri" sureti cilalanıyor. Dini değerler üzerinden ise ince bir alayla kutsal itibarsızlaştırılıyor. Baskıcı devlet, sevimli muhalif, gülünecek kutsal... Üç hamle, tek hedef: Toplumun sinir uçlarını yoklamak.
Kutsalı itibarsızlaştırmak illa kaba küfürle olmaz. Asıl tehlikeli olan, peygamberi ima ile hafife almak, Kur'an'ı sahne malzemesi yapmak, inanan insanın kalbine tebessüm kılığında hançer saplamaktır. Sonra da itiraz edene "mizah anlamıyorsun" denir. Zehri kahkaha ile içirmek, alayın en sinsi biçimidir.
"Beraber bir yürüyüşünüz var" cümlesi de boşuna değildir. Bu, mizahın gölgesinde yürüyüş çağrısı, kahkahanın altına saklanmış siyasal adres fişeğidir.
Belki de hayatı boyunca hiç ciddiye alınmamış birinin, en çok ciddiye alındığını sandığı an ters kelepçeyle götürüldüğü andır. İnsan hangi iç aşınmadan geçer de kelepçeyi felaket değil, ilan tahtası sanır? Hangi kişilik erozyonu, insana bıçağa boğaz sürtmeyi cesaret değil de görünürlük zannettirir?
Bu milletin hafızası bu kadar ucuz değildir. Her kahkaha sanat olmaz. Her provokasyon fikir sayılmaz. Her tutukluluk menkıbeye dönüşmez. Her Ölü Deniz'den de yeni bir Deniz kahramanı çıkmaz.
Bir birey bu kadar mı kimliksiz ve çaresiz kalır ki, varlığını ancak krizle, infialle, kelepçe ihtimaliyle ve başkasının ölü kahramanlığından ödünç alınmış bir gölgeyle ispat etmeye çalışır?
Bu hâl artık mizah değil, çağın zavallı şöhret patolojisidir.