Cüneyd Altıparmak

Parti kongrelerinin denetimine dair-3

- Cüneyd Altıparmak tüm yazıları

Siyasi parti kongrelerinin yargısal denetimine dair seriye devam ediyoruz.

İlk yazıda, mahkemenin verdiği kararı izah etmiştim. İkinci yazıda ise parti kongrelerinin yalnızca oylamadan ibaret olmadığını, YSK'nın denetim yetkisinin seçime dair olduğunu anlatmıştım.

Bugün, seçim yargısının "niteliğine" ilişkin birkaç hususu izah etmek istiyorum.

İLK DEĞİL!

Yaşananlar, adli yargı ile seçim yargısı arasında bir gri alan oluştuğunu düşündürebilir. Ancak gerçekte ortada bir karmaşa yoktur. Bir önceki yazıda değindiğim 1976 tarihli Yargıtay kararı bunun en açık örneklerinden biridir. Bazı iddiaların incelenebilmesi çoğu zaman delil toplanmasını, tanık dinlenmesini, maddi vakıanın araştırılmasını ve kapsamlı bir değerlendirme yapılmasını gerektirir. Yüksek Seçim Kurulunun görev ve yetki çerçevesi ise böyle bir tahkikat yürütmeye elverişli değildir.

ŞEKLİ İNCELEME

Seçim yargısı esas itibarıyla şekli bir hukuk incelemesi yapar.

Örneğin YSK veya ilçe seçim kurulları, bir imzanın kime ait olduğunu belirlemek amacıyla bilirkişi görevlendiremez; tanık dinleyemez. Kriminal inceleme yaptırarak sahtecilik araştırması yürütemez. Ancak kendi denetimlerinde bulunan seçim işlemlerine ilişkin tutanaklarda yer alan açık eksiklikleri veya bu kurullara ait olmayan imzalara yönelik itirazları inceleyebilir.

YSK, kendisine sunulan itiraz dilekçeleri ve belgeler çerçevesinde olayları değerlendirirken; arka planda hile, sahtecilik, irade fesadı, kötü niyet veya tanık beyanlarıyla aydınlatılabilecek iddialar bulunduğunda derinlemesine bir maddi tahkikat yapamaz. Bu tür uyuşmazlıklarda YSK'nın denetimi evrak üzerindeki şekli inceleme sınırlarında kalmakta, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması görevi ise adli yargıya düşmektedir.

TAM KANUNSUZLUK MESELESİ

Tam da bu noktada "tam kanunsuzluk" tartışmasını doğru zemine oturtmak gerekir.

Bir kısım hukukçunun –açıkçası anlamakta zorlandığımız– temel itirazı şu: "Butlan kararı YSK tarafından verilmeliydi. Mesele tam kanunsuzluk kapsamında değerlendirilmeliydi."

İlk bakışta kulağa makul gelebilir. Ancak bu görüşün doğal sonuçları üzerine yeterince düşünülmediği kanaatindeyim.

Çünkü burada cevaplanması gereken asıl soru şudur:

Tam kanunsuzluk incelemesini kim yapacak ve hangi araçlarla yapacaktır?

YSK'nın bugün sahip olmadığı hangi yetki, bu inceleme sırasında kendisine kazandırılacaktır?

Tanık mı dinleyecektir?

Bilirkişi mi görevlendirecektir?

Telefon kayıtlarını mı inceleyecektir?

Para transferlerini mi araştıracaktır?

İrade fesadı iddialarını ortaya çıkarmak için kapsamlı bir delil değerlendirmesi mi yapacaktır?

Eğer bunları yapamayacaksa, irade fesadı iddiasını nasıl araştıracaktır?

ZAMANSIZ İTİRAZA KAPI ARALAMAK

Üstelik "tam kanunsuzluk" kavramının açık ve doğrudan normatif bir dayanağı da bulunmamaktadır. Bu kavram büyük ölçüde içtihatlarla geliştirilmiş, istisnai nitelikte bir denetim mekanizmasıdır. Daha da önemlisi, uygulama alanı ağırlıklı olarak şekli hukuk incelemeleriyle sınırlı kalmıştır.

Bu nedenle "YSK tam kanunsuzluk incelemesi yapmalıydı" demek, ilk bakışta mevcut tartışmaya çözüm önerisi gibi görünse de gerçekte çok daha büyük bir sorunun kapısını aralamaktadır.

Çünkü bu yaklaşımın mantıksal sonucu şudur:

Her kongre...

Her il kongresi...

Her ilçe kongresi...

Her büyük kongre...

Aradan ne kadar süre geçmiş olursa olsun yeniden tartışmaya açılabilecektir.

O halde şu soruyu sormak gerekir:

Bir siyasi partinin kongresi ne zaman kesinleşecektir?

Üç ay sonra mı?

Üç yıl sonra mı?

On yıl sonra mı?

Yoksa hiçbir zaman mı?

Hukuk düzeninin amacı yalnızca hukuka aykırılıkları tespit etmek değildir. Aynı zamanda hukuki güvenliği sağlamaktır. Eğer bir seçim veya kongre sonucu sonsuza kadar tartışmaya açık hale gelirse artık hukuk güvenliğinden değil, sürekli belirsizlikten söz etmeye başlarız.

Kanaatimce bu tartışmada gözden kaçırılan nokta tam olarak budur.

GENEL – ÖZEL NORM İLİŞKİSİ

Tam da burada Siyasi Partiler Kanununun tamamlayıcısı niteliğindeki normlar devreye girmekte ve "zamansız itiraz" ihtimaline karşı önemli bir güvence oluşturmaktadır.

Dernekler Kanunu ile Medeni Kanun birlikte değerlendirildiğinde, kongrelerdeki hukuka aykırılık iddiaları bakımından hak düşürücü süreler öngörüldüğü görülmektedir. Bu süre her hâlükârda kongre tarihinden itibaren üç ayı geçememektedir.

Dolayısıyla tamamlayıcı normların uygulanması, "artık hiçbir kongre güvende değil" şeklindeki yaklaşımın hukuki zemininin bulunmadığını göstermektedir.

Nitekim Yargıtay'a göre parti üyelerinin mahkemeye başvurma imkanını ortadan kaldırmak; hem siyasi partilerin faaliyetlerinin demokrasi ilkelerine uygun yürütülmesini emreden anayasal düzenlemeyle hem de Anayasa tarafından güvence altına alınan hak arama hürriyetiyle doğrudan çelişmektedir.

Ancak hak arama özgürlüğü ile hukuki güvenlik arasında da bir denge kurulmalıdır. İşte hak düşürücü süreler bu dengeyi sağlamak için vardır.

NEYE İHTİYAÇ VAR?

Bu tartışmaların ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri, Türkiye'nin kapsamlı bir Siyasi Partiler Kanunu reformuna ihtiyaç duyduğudur.

Bazı konuların ayrıntılı, bazı konuların ise çerçeve hükümlerle düzenlendiği yeni bir sistematik kurulmalıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ortaya çıkardığı yeni siyasi ve kurumsal yapı da bu reformun önemli başlıklarından biridir. TBMM'nin çalışma usullerinin ve siyasi partilerin iç işleyişlerinin yeni sisteme uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir.

Bir sonraki yazıda somut çözüm önerilerimizi ele alarak bu seriyi tamamlayacağız.