Gece geç saatlerde rastladığım bir dizi var, sanırım vaktinde seyretmediğim için tekrarlara rastlıyorum. Dicle isminde bir kızın hikayesi bu; "Sevdiğim Sensin" isimli diziden bahsediyorum. Dicle, başına örttüğü geleneksel yazması, sırtındaki hırkası, ayaklarındaki çetiklerle öyle gerçek ki, makyajı yok, çok içten bir yüz ifadesi var, sanki tanıdığımız kızlardan bir kız gibi... Herhalde çok televizyon seyretmediğim için sanki gerçekmiş gibi sevdim ben Dicle'yi... Garipliğini, yetimliğini, arı-duruluğunu sevmiştim, üstelik inançlı bir genç kız, tuttuğu oruçlarla, sevdiği kuzularla, papatyalarla çok sahici gelmişti bana...
Geçen hafta seyrettiğim bölümde yine gece tekrarıydı sanırım, Dicle'nin başındaki yazma rüzgarda uçuverdi. Ertesi gün eşi ona yazma örtüp örtmeyeceğini sorduğundaysa, kendisi hakkında aldığı bir kararı ve aslında çizdiği yol haritasını açıkladı. O, öğretmen olmaya karar vermişti. Yazmasını takmayacaktı artık... Ağladım seyrederken, gözlerimi tuz bürüdü.
Bu bölüm, bu Dicle, tipik aydınlanmacı tekrara kapılmış birisi olarak bazı gerçekleri vurdu yüzüme. Çünkü ülkemde hala, "yazmasından, örtüsünden, tesettüründen kurtulanın", hakiki bir aydınlanma hikayesi yazacağını düşünenler var. Filmde de öyle oldu, Dicle'nin kurtuluşunu, yazmasını terk edişine bağladılar. Doğrusunu isterseniz, bunu çok çarçabuk kotarılmış, üzerinde çokça düşünülmemiş, baştan savma, bir çırpıda, çalakalem bir dönüşüm olarak görüyorum. Ama öte yandan, bir kızın kendisine çizdiği yolda meslek sahibi olmayı, bir kurtuluş olarak görmesini de anlayabiliyorum. Pekala örtüsüyle de öğretmenlik yapabilirdi Dicle. Ama gelini olduğu modern yaşamın merkez üslerinden olan yeni ailesine uygunsuzluğunu, belki sadece o aile değil, içten içe senaristler de düşünüyorlardı.
Yasaktan çok uygunsuzluk ve aşağılık kompleksi kelimeleri düştü kalbime, gölge gibi...
Diğer dizi rahmetli Şule Yüksel Şenler ablamızla ilgiliydi. Sosyal medyadaki çığ gibi tepkileri görünce şaşırdım. Neredeyse hınç doluydu, nefret yüklüydü mesajlar. Oysa 1968'de gazete köşe yazarlığı ve yurt çapında konferanslarıyla Şule, Anadolu kızlarının özgüven modeli olmuştu... Bu durum niçin tepki topluyordu ki? Şehirli olması mı, özgüvenli olması mı, sözü dinlenir olması mı, toplumsal karşılığı olması mı, neydi Şule'yi yılların ardından hala eleştiri odağına oturtan...
Hazmedemeyiş, kabullenemeyiş, uygun bulmama, layık görmeme kelimeleri düştü kalbime birer gölge misali... Şule Yüksel Şenler'i ortaokul öğrencisiyken okumuştum, sonra 1985 yılında tanıdığımdaysa artık Hukuk Fakültesi öğrencisiydim. Daha sonraları anne-kız gibi olmuştuk. Benim için bir rol modeldi, pek çok kadın -kız için de öyle olmuştur eminim. Kitaplarını redakte etmekten, ön yazılarını hazırlamaktan, kapak seçimlerine, baskı takiplerine kadar eserlerini, hemen her aşamasında takip etmiş birisiyim... İstanbul hanımefendisi bir düşünce insanıydı. Temiz bir mümine, inançlı, sabırlı ve dirençli bir mücahideydi. Vefat edinceye kadar da çok yakınında oldum. Allah rahmet eylesin. Onun yol açtığı sosyolojik kırılma, kırılma diyorum çünkü resmi ideoloji adına tek tipleştirilerek tanımlanmış kadın kamusalında yaptığı bir devrimdi... Şehirdeki mütedeyyin kadınların prototipiydi. Aslında kırsalda, köyde, kasabada kalsa idi başörtüsü, yazma veya yaşmak... Sorun yoktu. Sorun, kadının resmi ölçütlerce belirlenmiş bedeninin, kendi tabiatına geri dönüşündeydi. Yani bir silkinmeydi. Aslında Şule'nin İstanbul sokaklarında başını öne eğmeden yürüyüşü.
İki kadın iki örtünme öyküsü... Dicle'ninkisi, başörtüsünü açarak, atarak ancak özgürleşmeyi hikaye ederken, Şule'ninkisi ise kendi anlamını arayış hikayesiyle hayatlarımıza dokunuyor.
Dicle hakkında sert bir son fikir söylememe imkan yok, çünkü o kadar ağır şartlar altında, ölüm kalım çekişmelerinin arasından geliyor ki hikayesi, bu ağır sıkletin içinden sıyrılabilmesinin ne kadar zor olduğunu gayet iyi biliyorum... Dolayısıyla onun meslek edinmesini ve şehirli kız görünümüne bürünmesini bir yere kadar anlayabilirim...
Ama asıl anlayamadığım örtülü olduğu halde, yediğini, içtiğini, evini, arabasını, zenginliğini, sosyal medyada pervasızca paylaşmadan rahat duramayanlardır. Ne Dicle'ye ne Şule'ye benzeyen, ama hazzın, dünyeviliğin, kapitalizmin kulu kölesi olmuş, başı örtülüleri anlayamıyorum. Şule'nin 1968'de yol açtığı sarsıcı sosyolojik kırılmanın tersi bir başka kırılmayı yaşıyoruz sanırım. Manasından, maneviyatından, ruhundan kopmuş, içi boşalmış, kumaşlaşmış bir örtü...
Örtünmenin hakikatinden kopmuş bir örtü, kimseyi örtemez.