Suriye'de bugün yürütülen yargılamalar yalnızca bir ülkenin geçmişle yüzleşmesi değil, insanlığın ortak vicdanının sınandığı bir dönüm noktasıdır. On yıllardır biriken suçların, sistematik şiddetin ve cezasızlık kültürünün nihayet hukukun konusu haline gelmesi, geç kalmış ama hayati bir gelişmedir.
Hafız Esad döneminde yaşananlar, modern tarihin en karanlık sayfalarından bazılarını oluşturur. 1982 yılında Hama'da gerçekleştirilen ve on binlerce sivilin ölümüne yol açtığı kabul edilen operasyon, yalnızca bir askeri müdahale değil, bir topluluğun kolektif olarak cezalandırılmasıydı. Öncesinde Palmira Hapishanesi'nde gerçekleştirilen toplu infazlar ve Halep'teki geniş çaplı baskılar, devlet gücünün hukuki sınırları tamamen ortadan kaldıracak şekilde kullanıldığını açıkça ortaya koymuştur. Bu eylemler, belli bir siyasi ve toplumsal kesimi ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir politikanın parçalarıdır.
HAMA'DAN GUTA'YA: SİSTEMATİK İMHA
Beşar Esad dönemine gelindiğinde ise bu mirasın yalnızca devam etmediği, daha da derinleştiği görülmektedir. 2011'de Dera'da barışçıl protestolara yönelik sert müdahale ile başlayan süreç, kısa sürede geniş çaplı bir iç savaşa dönüşmüş; ancak bu savaşın doğası, klasik bir çatışmanın ötesine geçmiştir.
Hula'da kadın ve çocukların hedef alınması, Doğu Guta'da kimyasal silah kullanımı iddialarıyla binlerce sivilin hayatını kaybetmesi, Sednaya Hapishanesi'nde sistematik işkence ve infazlar, Halep'in yıllarca süren kuşatma ve bombardıman altında harabeye çevrilmesi ve Han Şeyhun'daki kimyasal saldırı iddiaları, tekil ihlaller olarak değerlendirilemez. Bunlar, belirli bir nüfus üzerinde korku yaratmayı, onları sindirmeyi ve nihayetinde ortadan kaldırmayı amaçlayan bütüncül bir şiddet stratejisinin parçalarıdır.
Uluslararası hukukta soykırım suçunun tanımı, yalnızca fiziksel yok etmeyi değil, bir grubun varlığını sürdüremeyecek hale getirilmesini de kapsar. Burada kritik olan unsur, kastın varlığıdır: belirli bir ulusal, etnik, dini veya siyasi grubun hedef alınması. Suriye'deki olaylar incelendiğinde, özellikle belirli muhalif topluluklara ve rejim karşıtı olduğu düşünülen sivil nüfusa yönelik sistematik saldırıların, bu kastın varlığına işaret ettiği yönünde güçlü deliller bulunmaktadır.
KORKU, KUŞATMA VE YOK ETME
Sivil yerleşimlerin bilinçli şekilde hedef alınması, sağlık altyapısının yok edilmesi, açlık ve kuşatma politikalarıyla toplulukların yaşam koşullarının ortadan kaldırılması, bu bağlamda değerlendirilmelidir.
Bugün yürütülen yargılamaların önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bu davalar, yalnızca bireysel sorumluluğu tespit etmekle kalmamakta; aynı zamanda uluslararası toplumun "bir daha asla" ilkesine ne kadar bağlı olduğunu da test etmektedir. Eğer bu ölçekte ve bu süreklilikte işlenen suçlar dahi cezasız kalırsa, uluslararası hukukun caydırıcılığı ciddi biçimde zedelenir.
Bu nedenle, mevcut deliller, tanıklıklar ve uluslararası raporlar ışığında varılan sonuç açıktır: Suriye'de yıllar boyunca işlenen bu sistematik ve yaygın eylemler, yalnızca savaş suçu ya da insanlığa karşı suç kategorileriyle sınırlı kalmayacak ölçüde ağırdır. Bunlar, hukuki ve ahlaki açıdan soykırım olarak nitelendirilmeyi gerektiren bir bütünün parçalarıdır.
Adaletin gecikmesi, inkârın ve cezasızlığın en güçlü müttefikidir. Ancak bugün atılan her hukuki adım, yalnızca geçmişin hesabını sormakla kalmaz; gelecekte benzer suçların önlenmesi için de bir umut ışığı oluşturur. Suriye'deki yargılamalar, bu anlamda, insanlığın ortak hukuk mirasının yeniden inşası için kritik bir eşiktir.