Cengiz ÖZDEMİR

cengiz.ozdemir@star.com.tr

Tuna'ya çakılamayan plaket

Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun, benim gibi Hereke doğumluydu. Büyüğümdü. Aramızda dört yaş vardı. 2019 yılında elim bir trafik kazasında genç yaşında kaybettik. Tekrar gani gani rahmet diliyorum. İlk gençlik yıllarımızdan itibaren 12 Eylül öncesinde de sonrasında da birlikte çok anımız var. Eski adı Yarımca olan bugünkü Körfez'de 1977-1978 öğrenim yılında lisenin son yılını birlikte okuduk. Kayıtlarımızı o Galatasaray Lisesi'nden, ben Kabataş Erkek Lisesi'nden oraya taşımıştık. Benim boy aynamdan göreceğiniz bir Haluk Dursun portresi bir başka yazımın konusu olacak. Bugün ise size Donaueschingen'e niçin gittiğimizi anlatacağım.

Hollanda'ya 12 Eylül darbesinin hemen öncesinde aslında ailemi ziyaret etmek için gitmiştim. İstanbul'da Yıldız Mühendislik'te öğrenciydim. Ben oradayken darbe olunca Haluk Hoca'nın da fikrini alarak kalma kararı verdim. O zamanlar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde öğrenciydi. Sonraki dört yıl sadece telefonla ama sık görüştük. Bu zaman zarfında ben de dil öğrenimimi tamamlayıp Leiden Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne başladım. Kendisinden aldığım haberler iyi değildi. Kanser, lenf bezlerini sarmış ama başka yere sıçramamıştı. Üç ameliyatın ardından bu hastalıktan kurtulduğunu ümit ediyorduk. Bedenen ve ruhen dinlenmeye çok ihtiyacı vardı. Bu düşünceyle kendisini davet ettiğim Hollanda'da her günümüz farklı bir program ve keyifli sohbetler ile geçiyordu.

O sohbetlerin birinde etraflıca Tuna'yı da konuşmuştuk. Güney Almanya'da olduğum bir gün vesile oldu ve Yahya Kemal'in "Türk'ün gönlünde dağ varsa Balkan'dır, nehir varsa Tuna'dır." sözünün peşine düştük.

Tuna, doğduğu Almanya başta olmak üzere katettiği üç bin kilometrelik menzilinde doğrudan ya da sınır oluşturarak geçtiği on ülke için adeta can suyudur. O ülkelerin kültürlerinde de Tuna'nın çok önemli bir yeri vardır. Bizdeki yeri ise bambaşkadır. İsim olarak çok yaygın kullandığımızı biliyorsunuz. Üzerine şiirler, yazılar, kitaplar yazmışız. Marşlar söylemiş, türküler yakmışız. Örneğin rahmetli İlber Ortaylı'nın "Tuna, İmparatorlukların Altın Kemeri" başlıklı çok güzel bir yazısı National Geographic Türkiye'de yayınlanmış.

Donaueschingen'e gittiğimizde Tuna'nın kaynağını bulmamız zor olmadı. Çok etkilendik, duygulandık. Gürül gürül aktığı yerlerini de bildiğimiz o koca nehir, burada küçücük iki pınardan kaynayan suyuyla başlıyordu uzun yolculuğuna. Yol boyunca katılan çaylar ve derelerle büyüye büyüye Tuna oluyordu. O gün, Tuna'nın doğduğu yerde çakılı bir sürü plaket gördük. Büyük bir çoğunluğu dünyanın iki kutuplu olduğu dönemde doğu Avrupa'daki Demirperde ülkelerinin vatandaşlarının imzalarını taşıyordu. Çekler, Slovaklar, Macarlar, Hırvatlar, Sırplar, Romenler, Bulgarlar, Moldovyalı ya da Ukraynalılar adına çakılan bu plaketlerin ortak mesajı şuydu: "Ey Tuna bize bereket getirdiğin gibi hürriyet de getir!"

O günden sonra ne zaman Tuna'nın geçtiği bir şehre yolum düşse, oradaki etkilerini, izlerini öğrenmeye çalışırım. Aklıma ilk gelen Tuna şehirleri arasında Viyana, Bratislava, Budapeşte, Estergon, Belgrad, Niğbolu, Rusçuk ve Silistre'yi sayabilirim. Tuna dünyada en fazla ülkeye temas eden nehirlerdendir. Bu yüzden Avrupa'nın "uluslararası nehri" olarak anılır.

En güzel Tuna şehrini ben seçecek olsam, Budapeşte ile Viyana arasında epeyce düşünürüm. Ama seçimim Budapeşte olur. Tarihte bizim Budin ve Peşte olarak bildiğimiz bugünkü Budapeşte.

Evliya Çelebi, Tuna'nın Karadeniz'e döküldüğü yerden denizin içinde İstanbul Boğazı'na kadar uzanan bir su yolu olduğunu anlatır. "Bir saman balyasını oradan denize attığınızda Boğaziçi'nden çıktığını görürsünüz" der.

İlginçtir, Alman seyyah ve yazar Saloman Schweigger de, Tuna'nın Karadeniz'de döküldüğü Sulina'dan Boğaziçi'ne kadar bir su altı akıntısı oluşturduğunu ve nehrin suyunun iki günlük bir yolculukla buraya ulaştığını söyler.

Ya Nazım Hikmet'in şu dizelerine ne demeli?

"Hey, Hikmet'in oğlu, Hikmet'in oğlu

Tuna'nın suyu olaydın

Karaorman'dan geleydin

Karadeniz'e döküleydin

Mavileşeydin, mavileşeydin, mavileşeydin

Geçeydin Boğaziçi'nden

Başında İstanbul havası

Çarpaydın Kadıköy iskelesine

Çarpaydın, çarpaydın

Vapura binerken Memet'le anası"

Tuna'nın denizin içinden bir akıntı ya da su yolu aracılığıyla İstanbul Boğazı'na kadar uzandığına dair o kadar çok örnek var ki...

Siz de biliyor olmalısınız. Tuna'dan gelen buzlar 1954 yılının Şubat ayında Boğaziçi'ni kaplıyor. O günlerde İstanbulluların buzların üzerinde çektirdikleri resimler günümüze kadar ulaşmış.

Ya da Tuna yoluyla İstanbul'a parçalar halinde getirilen ve Haliç'teki yerinde tamamlanan Bulgar Kilisesi, bu su yolunun bugünlere uzanan bir başka tanığı değil mi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Kültür AŞ Genel Müdürü olduğum dönemde, Haluk Hoca da bana danışmanlık yapıyordu. Neredeyse yirmi yıldır etraflıca konuştuğumuz Tuna'yı projelendirmenin tam zamanı dedik. Kafa kafaya verdik, günlerce çalıştık. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın himayesinde ve yine onun riyasetinde bir basın mensupları gezisi ile Donaueschingen'e gidecek ve biz de bir plaket çakarak Tuna projemizi başlatacak, bunu uluslararası bir belgesel olarak tamamlayacaktık. İşin ilginç tarafı, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın soyadında da Tuna vardı. Diplomatik bir nezaket içinde kaleme aldığımız yazıyı Donaueschingen Belediye Başkanlığı'na yolladık. Bir zaman sonra ikimizin de anlamlandıramadığı, bizim nezaketimiz ile uzak yakın ilgisi olmayan bir cevap aldık. "Burada çakılı çok plaket var; bir tane daha siz çakmayın" denilen bir cevaptı bu.

Ne yazık ki, Tuna belgeseli içimizde bir ukde olarak kaldı. Eskiler, "Her şeyin bir vakti merhunu vardır" derler. "Vakti merhun" rehin alınmış zaman anlamına gelir. Kim bilir; belki de zamanı henüz gelmemiştir...