Türkiye, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz'de jeopolitik ağırlık üreten bir deniz gücü olarak öne çıkmaktadır. Bu nedenle deniz yetki alanlarına ilişkin kapsamlı bir çerçeve yasanın hazırlanıyor olması, Türkiye'nin jeopolitik egemenlik iddiasının hukuki tahkimi anlamına gelmektedir.
Milli Savunma Bakanlığı'nın son açıklaması da bu dönüşümün açık bir göstergesidir. Bakanlığın, savunma ve güvenlik alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesine vurgu yapması, Türkiye'nin artık yalnızca kara merkezli değil, deniz merkezli güvenlik mimarisi kurduğunu göstermektedir. Çünkü günümüz dünyasında enerji güvenliği, deniz ulaştırma hatları, denizaltı kaynakları, kritik mineraller ve deniz ticaret yolları; klasik sınır güvenliğinin önüne geçmiş durumdadır.
DENİZLERDE YENİ BİR EGEMENLİK ÇAĞI
Bu çerçevede hazırlanan Deniz Yetki Alanları Çerçeve Yasası, Türkiye açısından tarihî bir eşik niteliği taşıyacaktır. Bugüne kadar Türk deniz hukukuna ilişkin düzenlemeler; farklı kanunlar, yönetmelikler ve uluslararası sözleşmelere dağılmış durumda bulunuyordu. Bu parçalı yapı ise özellikle Ege Denizi ve Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin tezlerinin hem iç hukukta hem de uluslararası platformlarda yeknesak biçimde savunulmasını zorlaştırıyordu.
Oysa modern deniz hukukunda devletlerin gücü yalnızca donanmalarıyla değil, hukuki pozisyonlarının açıklığıyla da ölçülmektedir. Bir başka ifadeyle denizlerde "fiilî güç" kadar "hukuki kodifikasyon" da belirleyicidir.
Özellikle Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) sonrasında devletlerin Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), kıta sahanlığı, bitişik bölge, açık deniz serbestisi ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılması gibi konularda iç hukuklarını netleştirmeleri, uluslararası meşruiyet açısından kritik hâle gelmiştir. Türkiye her ne kadar UNCLOS'a taraf olmasa da, deniz hukukunun teamül hâline gelmiş temel prensiplerinden doğan haklarını kullanma konusunda tam egemenliğe sahiptir.
ADALAR DENİZİ VE DOĞU AKDENİZ İÇİN TARİHÎ HUKUK HAMLESİ
Bu noktada hazırlanacak yasa, yalnızca teknik bir düzenleme olarak görülmemelidir. Kanun; Türkiye'nin "Mavi Vatan" doktrinini hukuki zemine taşıyan stratejik bir devlet manifestosu niteliğinde olmalıdır.
Öncelikle Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin 2019 yılında Birleşmiş Milletler'e deklare ettiği koordinatlar çerçevesinde Münhasır Ekonomik Bölge ilanı gecikmeksizin gerçekleştirilmelidir. Çünkü MEB ilanı balıkçılık haklarından deniz çevresinin korunmasına, deniz bilimsel araştırmalarından ekonomik egemenliğe kadar geniş bir yetki alanı üretmektedir.
Ayrıca Türkiye'nin sahip olduğu ileri düzey sondaj ve sismik araştırma filosu, hukuki iddiaların sahadaki teknik kapasiteyle desteklenebileceğini göstermektedir. Uluslararası hukukta "ipso facto" (hukuken) ve "ab initio" (başlangıçtan itibaren) niteliği taşıyan kıta sahanlığı hakları, ilan edilmese dahi devletlere doğuştan ait kabul edilir. Ancak modern jeopolitikte kullanılmayan hakların zamanla aşındığı da unutulmamalıdır.
MAVİ VATAN'IN ANAYASASI YAZILIYOR
Yasanın en kritik başlıklarından biri ise hiç şüphesiz EGAYDAAK meselesi olacaktır. Ege'de aidiyeti antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların hukuki statüsü Türkiye açısından egemenlik sorunudur. Bu alanların görmezden gelinmesi, ilerleyen süreçte fiilî durum üretme stratejilerine kapı aralayabilir. Dolayısıyla yeni yasa, Ege'deki gri alan tartışmalarını Türkiye'nin millî tezleri doğrultusunda açık biçimde tanımlamalıdır.
Bugün denizler yalnızca coğrafi sınırlar değil; enerji, ticaret, savunma ve büyük güç rekabetinin merkezidir. Türkiye'nin hazırladığı bu yasa, deniz hukukundaki boşluğu doldurmanın ötesinde, ülkenin jeopolitik yönelimini de ortaya koyacaktır. Çünkü artık mesele yalnızca "kıyıları korumak" değildir; mesele, denizlerde egemenlik üretmek ve bunu hukukla kalıcı hâle getirmektir.