Adil Karaismailoğlu

adil.karaismailoglu@star.com.tr

Türkiye'nin NATO'daki varlığı ve konumu

22 yıl aradan sonra Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilmekte olan 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, birçok noktadan önem arz ediyor.

Küresel güç dengelerinin yeniden kurulduğu bu kritik dönemde, Türkiye'nin uluslararası sistemdeki kurucu rolünün tescili olarak değerlendirebileceğimiz zirvede alınacak kararlar, dünyayı doğrudan etkileyecek.

Bu noktada NATO'daki varlığımız dünya siyasetindeki gücümüzü pekiştirmektedir. Bu üyelik sayesinde dünyanın en büyük savunma ittifakının karar masasında stratejik konularda doğrudan söz ve veto hakkına sahibiz.

1951'de dahil olduğumuz NATO'daki konumumuz son çeyrek asırda en üst düzeye ulaştı. Bugün Türkiye'yi masada ve sahada vazgeçilmez kılan en büyük unsur, "yerli ve milli kalkınma" vizyonu ile hayata geçirdiğimiz politikalardır. Bu politikaların başında ise küresel ölçekte ezber bozan savunma sanayimiz geliyor. Geçmişte savunma ihtiyaçlarında dışa bağımlı olan Türkiye, bugün yerlilik oranını %80'lerin üzerine çıkararak küresel aktöre dönüştü. Sadece geçtiğimiz yıl 10.56 milyar dolara ulaşan savunma ve havacılık ihracatımız, bu gerçeği tescilliyor.

Askeri güç, arkasında güçlü bir ekonomik dinamizm olmadığı müddetçe sürdürülebilir olamaz. Küresel salgınlar, tedarik zinciri krizleri ve bölgesel savaşların getirdiği büyük dalgalanmalara rağmen büyüme istikrarımızı korumayı başardık. Haziran ayı ihracatında yıllık bazda yüzde 21,9 artışla 25 milyar dolara yaklaşarak tüm zamanların en yüksek haziran ayı rakamına ulaştık. Her yıl artış gösteren ihracat rakamlarımız Türk ekonomisinin yapısal şoklara karşı ne denli dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle Doğu-Batı ve Kuzey-Güney ticaret akslarının tam ortasında yer alan ülkemiz, lojistik yatırımları ve mega altyapı projeleriyle küresel arz güvenliğinin de teminatı konumundadır.

Elbette ki Türkiye'nin yükselen bu gücü, sadece rakamlardan ve askeri envanterlerden ibaret değildir. Türkiye'yi uluslararası arenada söz sahibi ülke kılan en büyük unsurlardan biri de güçlü liderlik ilkesi ve elde ettiği bu büyük gücü insanlığın ve küresel adaletin hizmetine sunma iradesidir.

Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların savaşlar ve büyük kıyımlar karşısında adeta felç olduğu bir dönemde Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki Türkiye; hakkı yenilenlerin, sesi kısılanların ve mazlum coğrafyaların gür sesi olmuştur.

Bu asil ve ilkeli duruşun en çarpıcı yansıması, şüphesiz Filistin başta olmak üzere kan ağlayan savaş coğrafyalarında sürdürdüğümüz barış vizyonudur.

Gazze'de yaşanan ve insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen soykırım girişimine karşı, uluslararası camianın ataletine inat sesini yükselten yegane liderlik Türkiye'den gelmiştir.

Türkiye sadece insani yardımların bölgeye ulaştırılmasında öncü rol oynamakla kalmamış; garantörlük, diplomatik girişimler ve adil arabuluculuk çabalarıyla kalıcı barışın tek gerçekçi yol haritasını dünyaya sunmuştur. Ukrayna-Rusya savaşındaki Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması'ndan bu yana istikrarlı şekilde sürdürülen bu "aktif tarafsızlık ve yapıcı arabuluculuk" modeli, Türkiye'yi küresel vicdanın merkezi haline getirmiştir. Bu misyonu göğüsleyen güçlü Türkiye'nin NATO'daki güçlü konumu, dünya için umuttur.

Ankara NATO Zirvesi, dünyanın yeni tehdit algılarıyla yüzleştiği bir dönemeçte yapılıyor. Ve bu dönemecin tam ortasında; "Dünya beşten büyüktür" şiarıyla tahkim ettiğimiz insani diplomasi, devasa bir denge unsuru olarak duruyor.

Dünya kamuoyunun artık kabul ettiği bir gerçek var. Adil ve güvenli bir küresel gelecek, ancak güçlü ve sözü geçen bir Türkiye'nin varlığıyla mümkündür.