Hasan Hüseyin ÖZ

hasan.oz@star.com.tr

Türkiye'nin otonomisi ve Atlantik'in faturası

Ankara'daki NATO Zirvesi'ne bakarken ilk görülmesi gereken şey, Türkiye'nin ev sahibi sıfatından çok kurduğu diplomatik mimari. Ankara, ittifak içindeki yerini korurken Doğu'yla da Batı'yla da temaslarını derinleştiriyor. Bu tablo, Türkiye'nin NATO üyeliği ile stratejik otonomisini aynı zeminde yürütme kabiliyetini gösteriyor.

Bir kere şunu belirtelim... 1945 sonrası kurulan düzen ciddi bir sarsıntı yaşıyor. Atlantik ittifakı içinde Avrupa ile Amerika arasında yük, maliyet ve strateji başlıklarında ayrışma büyüyor. Washington Avrupa'dan daha fazla sorumluluk bekliyor. Avrupa ise güvenlik açığını ittifak diliyle yönetmeye çalışıyor. NATO'nun genişleme stratejisi de artık tartışmasız bir başarı hikâyesi gibi anlatılamıyor; yeni güvenlik alanları açarken yeni kriz hatları da üretiyor.

Türkiye bu masaya kenardan bakan bir aktör olarak oturmuyor. Karadeniz'den Balkanlar'a, savunma sanayiinden askeri kapasiteye kadar ittifakın güvenliğine katkı veren ülkelerden biri. Ancak üyelik, Ankara'nın dış politika aklını askıya alan bir bağa dönüşmüyor. Türkiye NATO içinde kalıyor, kendi ajandasını da koruyor. Rusya'yla konuşması, İran'la temas kurması, Avrupa'yla ilişkilerini sürdürmesi, Asya-Pasifik'e yönelmesi aynı stratejik hattın parçaları olarak okunmalı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın geçenlerde Rusya bağlamında söylediği "Alınan kararlar NATO'nun aldığı kararlar değil, Avrupa'nın kendi aldığı kararlar" cümlesi bu tabloyu özetliyor. Bu sözde sahadaki ayrımın tarifi var. Ankara katıldığı, mesafe koyduğu veya sessiz kaldığı alanları kendi milli stratejisine göre belirliyor.

Ne mi diyorum?

Soğuk Savaş sonrasında Batı, kazandığı üstünlüğü dengeli bir güvenlik mimarisine dönüştüremedi. NATO genişledi; bu genişleme Avrupa'ya kalıcı huzur getirmek yerine yeni tehdit algıları, yeni sınırlar ve yeni güvenlik ikilemleri doğurdu. Söz gelimi Ukrayna sahasındaki yangını doğrudan Moskova'nın saldırganlığıyla açıklamak, Avrupa güvenlik mimarisinin yıllardır biriktirdiği arızaları perdelemek olur.

Avrupa savaşın başından beri konuşma kanallarını daralttı. Enerji bağını kopardı, ticareti kısıtladı, ambargoyu ahlak, maliyeti dayanışma diye pazarladı. Sonuçta ucuz enerjiye dayalı sanayi modeli yara aldı. Enflasyon, durgunluk ve borç yükü bütçelerin üzerine çöktü.

Bu tablo NATO masasına yüzde 5 savunma ve güvenlik harcaması hedefiyle geliyor. Üyelerden 2035'e kadar milli gelirlerinin yüzde 5'ini bu alanlara ayırmaları bekleniyor. Avrupa'nın bugünkü ekonomik şartlarında bu hedef ağır bir bütçe sarsıntısı anlamına geliyor. Fransa bütçe açığıyla, Almanya sanayi durgunluğuyla, İtalya borç yüküyle, İngiltere savunma harcaması baskısıyla aynı denklemde sıkışıyor. Güvenlik faturası, ittifak diliyle yeniden paylaştırılmak isteniyor.

Ankara bu başlığı kendi otonomisi içinde okuyor. İttifakın savunma mimarisine katkı veriyor, Karadeniz'de denge arıyor, caydırıcılığı güçlendiriyor, savunma sanayii üretimiyle masaya ağırlık koyuyor. Aynı anda Rusya'yla, İran'la, Avrupa'yla ve Asya'yla temas kanallarını açık tutuyor.

Türkiye'nin dikkat çeken tarafı burada belirginleşiyor. NATO üyeliğini dış politika aklının yerine koymuyor. Avrupa'yla ilişki kurarken Avrupa'nın her siyasi tercihine kefil olmuyor. Rusya'yla konuşurken kendi güvenliğini pazarlık konusu yapmıyor. Atlantik ittifakının zorlandığı, 1945 sonrası düzenin çatırdadığı bir dönemde Ankara kendi temas ağını kendi çıkar süzgecinden geçirerek ilerliyor.