Dünya değişiyor.
Sermaye yer değiştiriyor.
Ve herkes aynı sorunun etrafında dolaşıyor: Nerede kazanılır, nerede kalınır?
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıkladığı dış yatırımlar için vergi paketi, bu soruya verilmiş açık bir cevap. Bu sadece bir vergi indirimi değil; küresel sistemin çözülmeye başladığı, sermayenin ve üretken bireyin mekânla bağını gevşettiği bir dönemde Türkiye'nin kendini nereye konumlandırdığını gösteren bir tercih. Türkiye net konuşuyor: "Gel, burada daha az yük var."
Bu çağrıyı anlamak için serin kanlı bir şekilde büyük resme bakmak gerekiyor. Çünkü Batı ekonomileri son krizlerle birlikte üretimden uzaklaşan, finansın ağırlık kazandığı, borçla büyüyen kırılgan bir yapıya evrildi. Bu yüzden öteden beri "Batı'nın düşüşü" şeklinde kodladığım mesele geçici bir durgunluk değil; üretimle bağı zayıflamış bir sistemin doğal sonucu.
Sermaye bunu görüyor.
Ve yer arıyor.
Öte yandan Körfez'de güvenlik riski büyüyor. Enerji hatları üzerindeki kriz derinleşiyor. Hürmüz'de yaşanan her kriz yalnızca fiyatı değil, akışı tehdit ediyor. Savaşla birlikte uzun süre finans merkezi olarak öne çıkan Dubai'nin bile bu yeni risk ikliminde sorgulanmaya başlaması, Körfez'den yön değiştiren sermayenin yeni adres aradığı tartışmasını daha görünür hale getiriyor.
İşte bu noktada Türkiye öne çıkıyor. Enerji yollarının ortasında, ticaret hatlarının kesişiminde, çevresindeki jeopolitik türbülansa rağmen güvenliği yönetebilen ve şimdi de vergi avantajıyla bunu ekonomik bir çağrıya dönüştüren yapısıyla, sermayenin aradığı dört başlığı aynı anda sunabilen nadir ülkelerden biri olarak.
Ama burada durup daha dikkatli düşünmek gerekiyor. Türkiye yalnızca avantajlardan ibaret değil. Aynı anda ciddi yapısal sorunlar taşıyan bir ekonomi.
Söz konusu sorunlar, gelen sermaye açısından çift yönlü bir anlam taşır:
Bir yandan fırsat üretir, çünkü varlıklar görece ucuzdur; diğer yandan risk üretir, çünkü uzun vadeli öngörülebilirlik sınırlıdır.
Bir de işin finans tarafı var. Bugün dünyada sermaye büyük ölçüde üretim kurmak için değil, varlık almak için hareket ediyor; yani fabrika kurmak yerine hisse alıyor, araziye giriyor, piyasayı yukarı taşıyor ve uygun gördüğü anda çıkıyor.
Bu yüzden "sıcak para" diyoruz.
Sorun şu: sıcak para geldiğinde ekonomi büyüyor gibi görünür, piyasa canlanır, fiyatlar yükselir; fakat aynı para çıktığında geriye kalan şey çoğu zaman üretim değil, şişmiş değerler ve kırılgan bir dengedir.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Türkiye sermaye çekmek istiyor.
Bu anlaşılır.
Ama o sermaye ne yapacak?
Eğer üretime girerse, teknoloji getirirse, istihdam oluşturursa ve bu ülkenin ekonomik dokusuna yerleşirse, bu hamle Türkiye'yi bir üst lige taşır. Yeni vergi düzenlemesi de bu ihtimali güçlendirmeyi hedefliyor; yabancı yatırımı sıcak para olmaktan çıkarıp reel üretime yönlendirme arayışı burada belirginleşiyor.
Ancak yatırım büyük oranda varlığa yönelirse, bu model kalıcı büyüme değil, geçici bir genişleme üretir.
Malum...
Eskiden toprak alınırdı, bugün şirket alınıyor.
Eskiden güç sahada kurulurdu, bugün finansal kontrol üzerinden tesis ediliyor.
Açık sömürgecilik yok.
Ama bağımlılık var.
Bu yüzden soru yanlış kuruluyor.
"Sermaye gelsin mi?"
Hayır.
Asıl soru şu:
Nasıl gelsin?
Ve geldikten sonra neye dönüşsün?
Devletin rolü burada belirleyici hale geliyor. Çünkü kapıyı açmak tek başına bir strateji değildir; o kapıdan giren sermayenin yönünü belirlemek, onu üretime bağlamak, kısa vadeli kazanç yerine uzun vadeli katkıya zorlamak asıl meseledir.
Ve belki de en kritik başlık da şu:
Bu büyümenin dağıtım mekanizması nasıl kurulacak?