08 Mart 2021 Pazartesi / 24 Recep 1442
Gece modu

Köşe Yazarları ve Köşe Yazıları

Fadime ÖZKAN
fozkan@stargazete.com
Yazarın Sayfası

İş hayatı uzmanı Tarkan Zengin: Erdoğan'ı iktidara emekçiler taşıdı

30 Nisan 2018 Pazartesi

ÇALIŞMA HAYATI UZMANI TARKAN ZENGİN İLE 1 MAYIS’I VE SENDİKALARI KONUŞTUK

ERDOĞAN’I İKTİDARA EMEKÇİLER TAŞIDI

ZENGİN: Türk solu işçiyi dilinden düşürmez ama pratik hayatta olabildiğine uzaktır. Sosyalist değil halk devrimi yapıp Erdoğan’ı iktidara taşıdıkları için de işçilere öfkeli sol çevreler. Diğer neden 15 Temmuz’un engellemiş olması.

Yarın 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı. Yakın zamana dek Türkiye’de 1 Mayıs gerilimin, polis-gösterici çatışmasının, devlet-işçi sendikası zıtlaşmasının günü gibiydi. Şimdi seçimler yaklaşırken terör örgütlerinin, marjinal yapıların da bir hazırlık içinde olduğunu polisin operasyonlarından anlıyoruz. Hafta içinde İstanbul’da 1 Mayıs’ta kalabalıkları provoke etmeye hazırlanan DHKP/C’liler, DEAŞ’lılar gözaltına alındı. Bunları konuşacağız ama önce kısa da olsa tarihini konuşalım, 1 Mayıs nereden çıktı?

1 Mayıs dünyada uzun süreli çalışma sürelerine karşı mücadelenin başladığı bir döneme denk geliyor. 1 Mayıs 1886'da ABD’de işçiler günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma süresinin günlük 8 saate indirilmesi talebiyle iş bırakarak grev kararı alıyorlar. Dünya tarihinde ilk 1 Mayıs protestosuna Amerika’da 340 bin katılmıştı. Polisle çatışmalar sonucunda kimi kaynaklarda 4, kimi kaynaklarda 6 işçi ölüyor. Aynı olaylarda nereden atıldığı belli olmayan bir bomba 8 polisin ölümüne yol açıyor. Eylemde payı olduğu düşünülen sendika liderleri de idam ediliyor. 2. Enternasyonal’de alınan kararla 1 Mayıs, 1890’da birçok ülkede anılır. Daha sonra ILO ve BM tarafından kabul edilince 1 Mayıs tüm dünyada kutlanan evrensel bir nitelik kazanıyor.

OSMANLI İZİN VERDİ, İNÖNÜ YASAKLADI

Türkiye’de ilk ne zaman ve nerede kutlanıyor 1Mayıs?

Bizde ilk 1 Mayıs 1909’da Osmanlı döneminde kutlanmış. Cumhuriyetin ilan edildiği 1923’te 1 Mayıs’ın kutlanması yasaklanıyor. İnönü Hükümeti tarafından 1925’de çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile emekçi bayramını kutlamak çok daha zorlaşıyor. 1925’te kapağında “Bütün Dünya İşçileri Birleşiniz” yazan 1 Mayıs broşürünü yayınlayan derginin yöneticileri ile Amele Teali Cemiyeti yöneticileri tutuklanıyor. İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp 7 ila 15 yıl hapis cezası verilenler arasında Nazım Hikmet de var. Merhum Menderes’le birlikte 1 Mayıs ücretli resmi tatil yapılmış, darbeler döneminde kutlanması yeniden yasaklanmış, 1975 yılından 12 Eylül darbesine kadar yeniden kutlanmış, 12 Eylül darbesiyle kutlanması yasaklanmıştır. Rahmetli Özal’la birlikte açık alanlarda kutlanmaya başlanan 1 Mayıs, 2009’da Erdoğan Başbakanlığındaki AK Parti Hükümeti tarafından resmi tatil yapıldı.

86 YILLIK TALEBİ ERDOĞAN YERİNE GETİRDİ

Böylece 1923’te İzmir İktisat Kongresinde 1 Mayıs’ın işçi bayramı yapılması talebi 86 yıl sonra karşılık buldu. Emek hareketi tarihi açısından çok önemli bir düzenleme olarak tarihe geçti. Toplumda sol siyasi hareketlerin emeğe yakın olduğu, sağ siyasi hareketlerin ise emeğe uzak olduğu algısı var. Oysa sadece 1 Mayıs açısından baktığımızda bile pratikte bu algının tam tersi olduğunu görürüz.

İLK RESMİ KUTLAMA MENDERES’TEN

Evet, 1 Mayıs sola atfedilir, ama 1 Mayıs’ı ilk kez resmi tatil ilan eden Menderes’tir diyorsunuz. İlk tebrik edenin de Menderes olduğu doğru mudur?

Evet. 1 Mayıs 1960’da radyodan uzun bir konuşma yapıyor Menderes ve 1 Mayıs’la ilgili şunları söylüyor. “Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı, işçi kardeşlerimize elemsiz, kedersiz birçok bayramlar idrak etmelerini ve onların refah ve saadetini temenni ederken, bu çerçevede kendilerine her zaman yardımcı olmanın en aziz emelimi teşkil ettiğini ifade etmek isterim”.

1 MAYIS 1977 PROVOKASYONDU

1 Mayıs’ın hafızasındaki en “elemli” gün 1 Mayıs 1977 olsa gerek?

12 Eylül'e giden sürecin ilk ayaklarından biridir 1977'deki 1 Mayıs katliamı. Hemen ardından Kahramanmaraş, Çorum olayları, Savcı Doğan Öz'ün ve DİSK başkanı Kemal Türkler'in öldürülmesi darbeye zemin hazırlamıştır. 1977 1 Mayıs mitingi sırasında ise patlayan kurşunlarla birlikte yaşanan can pazarında 34 kişi (DİSK’e göre 36 kişi) hayatını kaybetti 126 kişi ise yaralandı. Ölen 34 kişinin 29'unun ezilme sonucu, diğer beş kişinin ise kurşun yaraları ile hayatını kaybetmesi aslında olayın bir provokasyon olduğunu gösteriyor.

MAOCU SOLCULARLA MOSKOVA YANLILARI ÇATIŞIYORDU

1977 katliamıyla ilgili sol çevrelerde süregelen bir tartışma var hâlâ.  Bu olayda sol hareketlerin etkisi payı nedir sizce?

1977’de DİSK yönetimine hakim olan görüş “Moskova yanlısı” olarak bilinen Türkiye Komünist Partisi’nin görüşleridir. Kutlamaları düzenleyen DİSK, Maocu olarak bilinen grupların (Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği) kutlama alanına alınmayacağını açık bir dille ifade etmişti. Karşı tarafta ise Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi ve Türkiye Komünist Partisi vardı. Maocu gruplar DİSK yönetimini “revizyonist” olmakla ve “sosyal faşistlikle” suçluyorlardı. DİSK Maocu olarak nitelendirdikleri grupların alana sokulmaması için TKP yanlısı sendikalardan seçecekleri işçilere “onları alana sokmama” görevi vermişti. Ortamı geren iki olay daha olacaktı. İstanbul’da “Halkın Yolu” yanlısı bir genç, TKP’nin gençlik örgütü olan İGD’lilerin (İlerici Gençlik Derneği) açtığı ateş sonucu öldürüldü. İzmir’de ise DİSK afişi asan üç işçi Maocular tarafından vurularak yaralanacak ve bir başka kişi ise öldürülecektir. Evet, yaşanan sol içi çatışmalar ve cinayetlerle tırmanan gerginliklerin 1977 olaylarının büyümesinde etkisi olduğu bugün de tartışılıyor.

TAKSİM KATLİAMININ FAİLLERİ ARANMADI BİLE!

Bildiğim kadarıyla faili meçhul kaldı olaylar. Siz yakından takip ediyorsunuz, söyler misiniz Taksim katliamının katillerine, perde arkasındakilere dair ipucu bulundu mu?

Maalesef. Olayların failleri bulunamamasının nedeni belki de faillerin hiç aranmamış olmasıdır. Çeşitli korkularla olayların faillerinin üzerine gidilmemesi ülkemizi 12 Eylül darbesine götürdü. Karanlık ve derin odaklar 1 Mayıs 1977 olaylarında kendilerine dokunulmayınca darbenin zeminini ustaca hazırladılar. Açılan davalar ya zamanaşımına uğradı ya yapılan suç duyuruları dikkate alınmadı.

TÜRKİYE SEÇİME GİDERKEN TERTİPLEDİLER 1 MAYIS KATLİAMINI

O gün yaşanan katliamın bir başka ilgi çekici yönü ise 6 Haziran 1977’de genel seçimlerin yapılacak olmasıydı. Ülkemizde her seçim döneminde gizli ellerin devreye girmesi bu olayın da tertip olduğunun bir başka göstergesi sayılabilir. 1977 olaylarıyla ilgili hazırlanan iddianamenin 20. sayfasında, "Bu büyük ve kanlı facianın tertipçisi, uygulayıcısı yurt ve insanlık düşmanı olan asli failler er geç tespit edilecek ve tarihin şaşmaz adaletinin önüne çıkarılıp hüküm giyeceklerdir" şeklinde değerlendirme var. İddianameyi hazırlayan savcılar, faillerin şimdilik tespit edilemeyeceğini sanki biliyorlardı. Onun için "er geç tespit edilecek" diyorlardı. Türkiye yine seçime gidiyor. 24 Haziran seçimleri sonrasında TBMM’de 1 Mayıs kanlı olayları araştırma komisyonu kurulmalı ve olayların failleri mutlaka ortaya çıkarılmalı.

BU SENE ALAN TARTIŞMASI OLMADI

1 Mayıs 1977 katliamı kuşkusuz çok acıydı. Lakin sonrasında işçi sendikaları Taksim Meydanını bir tür kutsal mekana dönüştürmek, her yıl orada hayatı durdurmak konusunda ısrarcı oldu. Ne diyorsunuz bu konuda?

Bu yıl çok şükür yer tartışması yaşanmadı. Aslında geriletilmiş olan vesayet odaklarının etkisi azaldıkça bu tartışmaların azaldığını göreceğiz. Bu yıl Türk-İş Hatay’da, Memur-Sen Kocaeli’de, Hak-İş Adana’da, Kamu-Sen Anıtkabir’de, DİSK ve KESK ise Maltepe’de olacak. Aslında geçmiş yıllarda Taksim’in kutsal olduğunu söyleyen DİSK, KESK ve bazı sol örgütlerin akıllarına Taksim’in kutsallığı nedense 2007’de geliyor.

DİSK VE KESK’İN 2007’DEKİ TAKSİM ISRARI MANİDARDIR

Ne manada?

2006’ya kadar başka alanlarda kutlama yaptı DİSK ve KESK. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 2007’de ise aniden Taksim’in kutsallığını hatırladı. 17 Mayıs 2006’da Danıştay saldırısı olduktan, 27 Nisan 2007’de elektronik muhtıra verildikten ve başka olaylar yaşandıktan sonra, genel seçimler ve Cumhurbaşkanı seçimleri yaklaşıyorken uzun yıllardır başka alanlarda kutlama yapan DİSK ve KESK’in 2007’de Taksim’de ısrar etmeleri manidardır. Bu arada 32 yıl aradan sonra Taksim’i 1 Mayıs kutlamasına açan iktidarın Erdoğan Hükümeti olduğunu hatırlatalım. 1 Mayıs öncesi tartışmalarla kutlamalara gölge düşürmek isteyen bazı sendikaların amacının üzüm yemek olmadığını biliyoruz. Çünkü Taksim’de 2010, 2011 ve 2012’de tüm konfederasyonların kutlama yaptığı alanda yaşananlar, Türkiye solunun 1 Mayıs’ı ideolojik amaçlarla kullandığını gösteriyor.

DEMİRTAŞ “TAKSİM İŞÇİLERİN KABESİDİR” DEMİŞTİ

Hatırlatır mısınız ne olmuştu o 1 Mayıslarda?

2010 1 Mayıs Taksim kutlamaları yapılırken Türk-İş Genel Başkanı konuşturulmamış, kürsü işgali sırasında yaşanan arbedede Memur-Sen Genel Sekreteri ve Sağlık-Sen Genel Başkanı Mahmut Kaçar’ın kolu kırılmış,  her konfederasyon başkanının 5 dakika konuşması üzerinde anlaşılmış olmasına rağmen marjinal sol örgütler kürsüyü ele geçirmiş ve sadece DİSK ve KESK temsilcilerinin konuşmasına müsaade edilmiştir. “Taksim katledilen emekçiler nedeniyle bizim için kutsaldır” diyen DİSK ve KESK yöneticilerinin hiçbiri 77’de katledilen emekçilerden beşinin ismini sayamaz. Ya da 77’de katledilen emekçilerden kaçının ailesini tanıyorlar. Ayrıca 2015’te bir terör baronu olan Selahattin Demirtaş Taksim’in işçiler için Kâbe olduğunu söylemişti. İşçi, memur, öğretmen, sivil katliamları yapan terör örgütü PKK’yı savunun bir terör baronu Taksim’i Kâbe’ye benzetiyordu. Bunlardan anlıyoruz ki yer üzerinden tartışma çıkaranların amacı tamamen bağcıyı dövmek.

DİSK İŞÇİLERİN YÜZDE 1’İNİ BİLE TEMSİL ETMİYOR

İşçi sendikası denilince hemen akla DİSK geliyor. DİSK de tüm işçileri temsil ediyor gibi davranıyor. Öyle midir?

Bu sadece bir algı. 14 milyon kayıtlı işçinin içinde DİSK’in üye sayısı sadece 149 bin. Kayıtlı işçilerin yüzde 1’ini temsil ediyor. Sendikalı olan işçilerin ise sadece yüzde 8’ini temsil ediyor. Hatta DİSK’in genel sekreteri, aynı zamanda Devrimci Sağlık-İş’in genel başkanı sürekli Cumhurbaşkanına “ülkenin yarısı karşınızda” diyerek demokrasiyi hatırlatıyor. Bu hanımefendinin genel başkan olduğu sendikasının üye sayısı 440. Tekrar söyleyeyim üye sayısı sadece 440. İşkolundaki 386 bin kişiden sadece 440 kişiyi ikna etmiş, temsil oranı ise sadece yüzde 0,12.  İşkolunda çalışan 386 bin kişiden sadece 440’ını üye yapmasına rağmen sürekli Cumhurbaşkanına ülkenin yarısını temsil etmediğini söylemesi garip bir durum.

ABD PARASI ALDI, DARBELERE ALKIŞ TUTTU

Tuhaf gerçekten ama solun genel sıkıntısı da bu zaten. DİSK’in gelişim seyri nasıl peki?

DİSK sendikal mücadele tarihi için önemli bir yapı. Kimi zaman yaptıklarıyla kimi zaman yapamadıklarıyla tartışmaların hep odağında oldu. Türk-İş’ten ayrılan bazı sendikalar tarafından kurulduğu için işçi hareketini bölmekle itham edildi DİSK. “Türk-İş’ten ABD’den mali yardım aldığı” gerekçesiyle ayrılmasına rağmen (gerekçelerden biriydi) yıllar sonra ETUC’tan proje karşılığı yardım alması, darbelere karşı olduğunu söylemesine rağmen 12 Mart 1971 ile 28 Şubat 1997 darbesine alkış tutması ve sol partilerle ilişkileri DİSK’i hep tartışmaların odağında tuttu.

DİSK’TE HDP ETKİSİ VAR

Sol emek hareketinin en önemli aktörü olan DİSK, bugün sendikal politikalarının temelini ilkeler üzerinden değil güncel politik gelişmeler üzerinden yürütmekte. Özellikle AK Parti iktidarları döneminde sendikacılık üzerinden yürütülen bir “muhalif hareket” olmaktan daha çok “düşmanca bir karşıtlık” yapmayı sendikacılık olarak gören bir anlayış göstermektedir. Bu durum DİSK’in geniş işçi kesimlerine ulaşmasını engelliyor. DİSK içinde farklı sol gruplar var. Kuruluş yıllarında TİP etkisi, CHP etkisi, 1975’ten sonra TKP etkisi belirgin hale geliyor. Bugünlerde ise HDP’nin DİSK üzerinde yoğun bir etkisi olduğu söylenebilir. DİSK tarihini kitlesellikten marjinalliğe doğru gidişin hazin hikayesi olarak tanımlayabiliriz. 

KİTLESELLİKTEN MARJİNALLİĞE SAVRULDU

DİSK’i kitlesellikten marjinalliğe savuran nedir?

DİSK’teki savrulmayı anlatmak için çok örnek var. Ancak Zeytin Dalı harekatındaki tutumu bile ne kadar hazin bir savrulma yaşadığını gösteriyor. Kıbrıs Barış Harekatının başladığı 20 Temmuz 1974’te DİSK yönetimi şu kararları alıyor: “Kıbrıs çıkartması konusunda DİSK hükümetimizin yanındadır”, “DİSK üye Sendikalarına bağlı bütün işçilerin asgari birer brüt yevmiyeleri ile devletin savaş fonuna katılmaları kampanyası açmıştır”, “DİSK Hükümetin kararname veya kanun çıkarma yoluyla devletin savaş fonu hesabına bütün çalışanların günde bir saat fazla çalışma ile katkıda bulunmasını önerir”, “DİSK kendisinde ve üye Sendikalarında bulunan her türlü araç ve gereçleri devlet emrine vermeye hazırdır”.

KIBRIS HAREKATINI DESTEKLEYEN DİSK AFRİN’E KARŞI ÇIKTI

O gün bunları söyleyen DİSK bugün Zeytin Dalı Harekatını yerden yere vuran Tabipler Birliğinin açıklamasına destek verdi. Böyle bir milli meselede ülkenin yanında olmak için 1974’deki gibi CHP’li bir Başbakan olması mı lazım? İdeolojik saplantı içinde olmaları marjinalliğe iten nedenlerin başında geliyor. İdeolojik tutumlarını 1 Mayıs’ın resmi tatil yapılmasında da görüyoruz. Erdoğan hükümeti 1 Mayıs’ı resmi tatil yaptığı için görmüyorlar, duymuyorlar ve ağızlarına bile almıyorlar. Eğer 1 Mayıs’ı Kemal Kılıçdaroğlu resmi tatil yapsaydı DİSK’in genel merkezinin önüne heykelini dikerlerdi.

ERDOĞAN’DAN PATRONLARA: KAZANCINIZI İŞÇİNİZLE PAYLAŞIN

Ne bekler işçiler emekçiler? 1 Mayıs’ı ebediyen gerilimden kurtarmak ve gerçek anlamda bayram kılmak için yapılanlar dışında ne yapmak gerek?

  • Önce işçileri söyleyeyim. İşçiler, radyodan ilk defa 1 Mayıs’ı kutlayan, 1 Mayıs’ı yarım gün ücretli tatil yapan Menderes’i, 1 Mayıs’ın açık alanlarda kullanılmasını sağlayan Özal’ı, işçilere reel olarak iyi zamlar veren Erbakan Hoca’yı ziyaret ederek mezarları başında hayırla anmalılar. Bu vefa borcunu göstermeliler.
  • Cumhurbaşkanımız Külliye’de ülkenin her yerinden gelen emekçilerle buluşmalı. 1 Mayıs’ı resmi tatil yaparak neredeyse 86 yıllık bir talebi yerine getiren Erdoğan emek hareketinin beklentisine cevap verdi. Ayrıca yılların birikmiş sorunu olan taşeron işçilerini kamu işçisi yapması çalışma hayatı açısından devrim niteliğinde bir düzenleme olmuştur. Ülkenin her yerinden gelen taşeronlarla bir araya gelmesi 1 Mayıs’ın gerçek anlamda yaşanmasını sağlayacaktır.
  • Tarihe kanlı 1 Mayıs olarak geçen 1977 olaylarında hayatlarını kaybeden işçiler mezarları başlarında anılmalı, aileleri ise ziyaret edilmelidir.
  • Ayrıca geçen yıllarda 1 Mayıs’ta Harb-İş sendikasının yaptığı gibi illerde şehitlikler ziyaret edilerek vatan için can verenlere vefa gösterilmelidir. 1 Mayıs’ta PKK terör örgütünün şehit ettiği Aybüke öğretmen, Necmettin öğretmen, şantiye işçileri ve diğer çalışırken şehit edilenler 1 Mayıs meydanlarında resimleriyle hatırlanmalıdır.
  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 15 Kasım 2015’te G20 Liderler Zirvesi iş adamları ve emek oturumunda önemli bir konuşma yapmıştı. Konuşmada Erdoğan“Ben de işverenlere tavsiye ediyorum. Biraz az kazanın, kazandıklarınızı dar gelirli insanlarla paylaşın. Paylaşımcı anlayışı hayatımıza egemen kılalım. Hepimiz ölüp gidiyoruz, paraları beraber götürüyor muyuz? Onlar bu dünyada kalıyor. Gel bunu işçinle bir kısmını paylaş, ondan sonra da gök kubbede hoş bir seda bırak. Öldükten sonra da, “sorma, bizim öyle bir patronumuz vardı ki gerçekten işçisinin hakkını çok ciddi manada gözetir, maaşını da iyi bir konumda verirdi, desin”. Biz de işverenlere diyoruz ki, kazandığınızı çalışanlarınızla paylaşın, onların hayatlarını koruyacak iş kazaları önlemlerini maliyet olarak görmeyin, emekçilerin sendikalı olmasından korkmayın, mevsimlik tarım işçilerinin çalışma şartlarını düzeltin, KİT’lerde taşeron işçilerini kadroya alın, emekçilerin insan haysiyetine uygun bir hayat sürmelerini sağlayacak ücretler verin ve çalışma şartları sağlayın.  

İŞÇİLERE RAĞMEN İŞÇİLER İÇİN!

Ben yine sendikalara dönmek isterim. Türkiye’de “sendikal hareket” hep sol kulvarda mı ilerledi, kuruluşu varoluşu nasıldır?

Ülkemizde sendikalar erken cumhuriyet döneminin kadroları tarafından işlevleri dışında inşa edildi ve kullanıldı. Bizde endüstri ilişkiler sistemi, sendikal hareketler, işçi, işveren ve devlet üçlüsünün konsensüsü ile oluşmadı. Bu nedenle sendikalar yeni rejimin kültürel modernleştirme sürecinin bir aygıtı olarak görüldü ve öyle kullanıldı.

28 ŞUBAT’TA MESLEK LİSELERİNİN KAPATILMASINI SAVUNAN SENDİKALAR VARDI

Resmi ideoloji işçileri ve sendikaları, çalışanların ekonomik ve sosyal haklarını koruyan yapılar değil, yeni kurulan sistemin taşıyıcıları olarak gördüler. Bu nedenle devlete eklemlenmiş bir sendikal yapı inşa ettirildi. Elbette bu işlevi yerine getirecek sendikal liderler sendikalara yerleştirildi. Siyasette “Halk için halka rağmen” olarak yürüttükleri politikalarının sendikal hareketteki izdüşümü ise “işçiler için işçilere rağmen” oldu. Bu nedenle 28 Şubat’ta meslek liselerinin kapatılmasını savunan sendikalar vardı.

Resmi ideolojiyi ve darbeleri desteklediler yani?

Resmi ideolojinin inşa ettiği sendikaların üç temel özelliği vardır; darbeci olmaları, din karşıtı olmaları ve devlet aygıtı olmaları. Bunu 3D diye simgeleştiriyorum. Uzun yıllar bu nedenle sendikalara ve sendikacılara toplumsal ve tabansal yoğun bir tepki gösterilmiştir. Genetiğiyle oynanmış sendikalar ve sendikacı tipolojisi uzun yıllar sendikal hareketin liderliğini yürüttüler.

MEMUR-SEN, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ 15 TEMMUZ’A ANINDA TEPKİ VERDİ

Tablo hala böyle mi?

Büyük oranda değişmiş olsa da halen darbeci ve din karşıtı sendikaların varlığını biliyoruz. Demokrat görünerek kendilerini gizlemeye çalışan sendikalar da var. Darbelere zemin hazırlayan, darbe mekaniğinin harekete geçmesini sağlayan ve darbeleri alkışlayan sendikaların gerçekten değişmiş olmalarını bekliyoruz. Sendikal hareketin önemli bir bölümü 15 Temmuz demokrasi sınavında başarı oldular. Darbe girişiminin ilk saatlerinde Memur-Sen genel başkanı, Türk-İş genel başkanı, Hak-İş genel başkanı teşkilatlarını meydanları çağırdılar. Eskiden darbeleri alkışlayan sendikal hareketten demokrasiyi ve milli iradeyi savunan sendikal harekete dönüşmek ülke için önemli bir kazanım. 15 Temmuz işgal girişimine karşı ancak bir gün sonra açıklama yapan sendikalar ise bugün marjinal konumdalar. 

SENDİKALARIN YÖNETİCİLERİ SOLCU, ÜYELERİ SAĞCIDIR

Sendikacılık neden hep solculukla anılıyor peki? Sağcılar bu işin neresinde?

Bazı sendikaların yöneticileri solculardan oluşurken üyelerinin büyük bölümü sağcılardan oluşuyor. Sendikalarda önemli bir temsil sorunu vardı. Türkiye’de işçi kitlesi ağırlıklı olarak milliyetçi/muhafazakar sağ görüşe sahip iken sendikaların yöneticileri genellikle solculardan oluşuyordu. Bugün nispeten değişmiş durumda. TMMOB ve TTB gibi meslek örgütlerinde de benzer bir yapılanma var. Ülkede oy oranları yüzde 1’i bile bulamayan sol partilerin ideolojilerini taşıyan kişiler kitle örgütlerini yönetiyorlar. Hatta sendikaları ve meslek örgütlerini marjinal sol ideolojilerinin savunucusu yapıyorlar. 

SOL-SOSYALİST ÇEVRELER İŞÇİLERE ÇOK ÖFKELİ

Sendikalar arasında ideolojik ayrışmalar ve hatta çatışmalar var. Siyasete etkisi ne bunların?

Sendikalarda çatışmalar üyeler arasında değil daha çok sendikaları yönetenler ile aydınlar arasında gerçekleşiyor. Ancak en önemli çatışma alanı belki de sol/sosyalist çevrelerin emekçilere olan öfkeleri. Özellikle üstüne basa basa tekrar söylüyorum. Sol/sosyalist çevreler işçilere karşı öfkeliler. Aynı öfkeli hallerini 15 Temmuz’da gördük. Darbeye karşı ağız dolusu bir hayır diyemedikleri gibi daha önce beş defa seyrettikleri darbede Erdoğan nefretiyle nedeniyle meydanlara çıkmadılar. Makarnacı, kömürcü diye aşağıladıkları insanlar darbeyi durdurunca onlara öfkelendiler. Türk sol/sosyalistlerinin bugün işçilere öfkelerinin nedeni ise emekçilerden “proleter devrim” beklerken onların “beyaz devrim” yaparak muhafazakâr bir iktidar kurmalarıdır. Sol çevreler emekçilerden sosyalist devrim beklerken emekçiler bir halk devrimi yaparak halkın iktidarını Erdoğan liderliğinde kurdular. 

TÜRKİYE’DE İŞÇİ SINIFI DEĞERLERİYLE İŞÇİ KALDI

Bunu biraz açalım? Siyasi mühendislik burada da tutmadı mı yani?

Türkiye’de 80’li yıllara kadar kırdan kente göçler yaşandı. İlk dönemlerde şehre çalışmaya gelen işçiler buralarda kalmak için gelmemişlerdi. Çalışıp para biriktirmek, sonra köye dönmek niyetleri vardı. Zaten bu dönem işçilerine “köylü-işçi” tipi deniyordu. Hasat döneminde köyünde çalışanlar sair zamanlarda fabrikalarda işçilik yapıyordu. 80’lerden sonra ise kentten kente göç olgusu başladı. Yeni göç mekanları imalat sanayinin olduğu Gaziantep, Konya, Kahramanmaraş, Denizli, Kayseri gibi yeni sanayileşen iller olmuştur. Buralara göç edenler işçileşme sürecine girdiler. Bu kitlelerin şehirde tutunmalarını sağlayan en önemli şey geleneksel değerlerdi. Göçlerle kentlere gelen işçiler, öğrenciler ve memurlar kent hayatının yalnızlaştırıcı ve yozlaştırıcı etkisinden kurtulmak için geleneksel değerlere bir kurtarıcı olarak sarıldılar. Kültürel ve dini değerler kentlerde yalnızlaşan insanlar arasındaki bağların güçlenmesini ve dayanışmayı sağlayan harç oldu.

REFAH PARTİSİ’Nİ YÜKSELTEN İŞÇİ EMEKÇİ SINIFIDIR

Tam bu noktada Refah Partisinin yükselişinde bu göçlerin etkisiyle oluşan yeni işçi kitlesinin çok önemli bir payı vardır. Sol, söylemde emekçilerin yanında olmasına rağmen hayat tarzları nedeniyle geniş işçi kitlesiyle bağ kuramadığı için oluşan bu boşluğu Refah Partisi doldurdu. 1970’de kurulan Milli Nizam Partisinin kuruluş beyannamesinde yoksullarla bağ kurmasını sağlayan şu ifade yer almıştır: “Türk toplumunun huzura, güvene ve sosyal adalete kavuşması hedeflenmektedir.” Daha sonra Refah Partisinin başarısında gecekondular, işçiler, kent yoksulları ile partinin gelir dağılımında sosyal adalet ve adil düzen söylemi çok etkili olmuştur. Bu kitle ise bugün mevcut muhafazakar iktidarın omurgasını oluşturur.

SOL İLE EMEKÇİLER ARASINDA BÜYÜK MESAFE VAR

Bugün iktidarı destekleyen geniş kitlelerin önemli bir bölümünün emekçiler olduğunu söylüyorsunuz. Oysa sol çevreler işçileri kendilerinin temsil ettiklerini söylerler? 

Bu bir yanılsamadır. Yıllardır proleteryaya/işçilere devrim yapmaları için yatırım yapan sol/sosyalist çevreler yanıldılar. Çünkü solun darbeci, din karşıtı ve devletle eklemlenmiş görüntüsü geniş halk kitlelerini ve işçileri yeni arayışlara itti. İşçiler kendi değerlerini temsil edecek yeni sendikalar kurdular ya da kurulu sendikaları kendi değerleri çerçevesinde dönüştürdüler. Sol/sosyalist çevrelerin devrim beklediği proleterya kendi değerlerinin temsilcisi olan bugünkü iktidarın taşıyıcısı oldular.

ERDOĞAN’I İKTİDARA EMEKÇİLER TAŞIDI

Türk solu işçiye sözlerinde hep destek verir ama pratik hayatta işçinin hayat tarzına uzak olduğu için onunla bağ kurmakta ve iletişim kurmakta zorlanır. Emekçilerin gündelik sorunlarıyla ilgilenmezler ama yabancı ideolojiler yüklemeye çalışırlar. Emekçilerin atölyelerde yaşadığı sorunları çözmekle uğraşmazlar ama atölyelerde işverenin kazandığı paranın artı değeriyle ilgilenirler. Bu nedenle sol ile emekçiler arasında büyük bir mesafe vardır. Geniş emek kesimleri Erdoğan’ı iktidara taşımıştır. Halen geniş emekçi kesim Erdoğan’ı desteklemeye devam ediyor.

SENDİKALAŞMA ORANINDA CİDDİ ARTIŞ VAR

İşçi sayısına kıyasla sendikalı sayısı çok az. Sendikalar örgütlenmede nasıl sorunlar yaşıyor?

Ülkemizde sendikalara karşı olumsuz bir algı olduğundan bahsetmiştik. Bazı işverenlerin sendikaları tehdit olarak gördüklerini biliyoruz. Özellikle özel sektörde böyle bir gerçek olsa da hükümetin çıkardığı yasalarla sendikal örgütlenmeye olumlu katkılar sağladığını söyleyebiliriz. Son yıllarda Türkiye sendikal örgütlenmede önemli mesafeler aldı. Uzun yıllardır üye kaybeden sendikalar son yıllarda önemli oranda üye artışları sağladı. Memurlarda 2002’de Sendika üyesi toplam kamu çalışanı 650 binden, 2017’de 1 milyon 700 binlere kadar çıktı. Memurlarda sendikalaşma oranı 2002’de yüzde 47,95’ten, 2017’de yüzde 69,28’e kadar çıktı. Bu yıl açıklanacak verilerle rakamların daha da artacağını söyleyebiliriz. İşçilerde ise SGK verilerinin esas alındığı 2013’ten itibaren önemli artışlar yaşandı. Nitekim 2013’te sendikalı işçi sayısı 1 milyon 1 bin iken, 2018’de 1 milyon 714 bine çıktı. Son 5 yılda işçi sendikaların üye sayısı 713 bin kişi arttı. Sendikalı işçi sayısı ise yüzde 72 oranında artış gösterdi. İşçilerde sendikalaşma oranı ise 2013’te yüzde 9,2’den, 2018’de yüzde 12,38’e çıktı. Tüm dünyada sendikalar uzun yıllardır sürekli üye kaybederken bizim ülkemizde yasal düzenlemelerin etkisi, demokrasinin gelişmesi ve örgütlenme bilincinin artmasıyla son 10 yılda sendikalı sayısında ve sendikalaşma oranında önemli artışlar gerçekleşti.

DİSK VE KESK’İN TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI NEDEN?

Ama DİSK ve KESK gibi yapılar sendikalara ülkeyi düşman bir yönetimin yönettiğini söylüyor?

Rakamlar ortada. DİSK’in 2013’te 100 bin üyesi varken bugün 149 bin üyesi var. Son 5 yılda üye sayısını yüzde 50 artıran bir konfederasyonun sendikalara baskıdan bahsetmesi abesle iştigal. Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanını sürekli uluslararası sendikalara şikayet ediyorlar. Uluslararası sendika toplantılarında Türkiye aleyhine kararlar çıkarmak için nasıl çırpındıklarını görüyoruz. Üstelik emperyalist ülkelerle işbirliği yaparak Türkiye ve Cumhurbaşkanı aleyhine kirli kampanyaları beraber yürütüyorlar.

SOL SENDİKALAR TÜRKİYE ALEYHİNE KARA PROPAGANDA YAPTILAR

Ne tür şeyler yapıyorlar?

Kara bir propaganda sistemi kuruyorlar. DİSK ve KESK ile üye sendikaları, üyesi oldukları uluslararası sendikalara gerçek dışı iddiaların olduğu mektupları göndererek şikayet ediyor. Bu mektuplardaki iddialar, ITUC, ETUC, PSI, EPSU ve Eİ gibi uluslararası sendikal örgütlerce araştırılmadan, yalan ve iftira dolu raporların doğruluğundan kuşku duymadan karar veriyorlar. Bu uluslararası sendikal örgütler bir mektup hazırlayarak tüm dünya sendikalarına Türkiye’yi protesto etmeyi içeren mektubun gönderilmesini istiyor. Mektup ayrıca ülkemizin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’na da gönderiliyor. Bu yalan dolu protesto mektupları geldiğinde de “dünya sendikalarından Türkiye’ye tepki” diyerek sanki kirli bilgilerin yer aldığı mektupları kendileri göndermemiş gibi davranıyorlar. Bir kısım medya ise bu mektupları “Türkiye’ye uluslararası sendikalardan ağır eleştiriler” başlıklarıyla haber yapıyor. Sonra bu kupürleri paylaşarak Türkiye ve Cumhurbaşkanına uluslararası sendikalardan tepki var diyerek algı yönetimi yapıyorlar. Hatta uluslararası bir sendikal örgütün benimde katıldığım toplantısında yabancı uzman ülkemizin ekonomik görüntüsünün iyi olduğunu grafiklerle anlattığı için DİSK ve KESK’ten katılanlar tarafından “AK Partili” olmakla suçlanmıştı. Ülkeleriyle ilgili objektif bilgilere tahammül edemeyen bu tutumlarını aklım almıyor.

BATIDAKİ SENDİKALAR BATI SİYASETİ GİBİ

Peki, uluslararası sendikalar neden böyle bir şey yapıyor?

Türkiye’ye karşı Batı siyaseti kötü bakınca sendikalar da aynı pozisyonu alıyorlar. Uluslararası sendikaların yönetimleri dünya siyasetine etki eden ülkelere emanet. Yönetimlerinde ekonomisi güçlü, BM ve AB’de etkili ülkelerin sendikacıları olunca uluslararası sendikalar dünya egemenlerine göre tutum alıyor. Kimi zaman emek kazanımlarının yok edildiği bazı ülkelere karşı sessiz davranıyorlar. Mesela 2017’de Fransa’da iş yasasının değişmesini protesto eden emekçilere polisin uyguladığı orantısız şiddeti görmüyorlar. Yunanistan’da memurların işten çıkarılmasını ve emeklilerin maaşlarının düşürülmesini görmüyorlar. Ya da yakın zamanda İspanya’da emeklilerin maaşlarını yapılan yüzde 0,25 zammı gündemlerine bile almadılar. Ancak ülkemizin terör örgütleriyle mücadelesine karşı açıklama yaptılar.

GÜÇLERİNİ MANİPÜLASYON İÇİN KULLANDILAR

Uluslararası sendikalara gönderdikleri raporlarda Türkiye’ye ilişkin ne tür suçlamalar var?

Mesela PKK’nın çukur siyaseti yaptığı dönemde DİSK ve KESK’in raporlarını dikkate alan uluslararası sendikalar resmi olarak Başbakana gönderdikleri bir mektupta şu deli saçması ifadeleri kullanmıştı:  “Hükümetinizin güvenlik güçleri insanları ayırt etmeksizin vurmaktadır. Buna görevlerini yapmakta olan işçiler de dahildir. Şehir ve köylerdeki kuşatmanın kaldırılmasını talep ediyoruz. Bu cinayetler Türkiye’nin güney doğusunda meydana gelmektedir. Güvenlik güçleri pek çok şehir ve köyü kuşatmış, tüm trafiği durdurmuştur. Televizyonlar açlıktan ölen insanların görüntülerine yer vermektedir. Bu görüntüler Suriye’den değil, Türkiye’deki kentlerden. Polisin Cizre’de halka bölgeyi boşaltma çağrısı yaptığına, aksi takdirde kimyasal saldırı kurbanı olacaklarının söylendiğine dair bile raporlar aldık” diyorlar. Türkiye’nin kimyasal silah kullanacağını söylemek için en hafif tabiriyle Türkiye düşmanı olmak gerek. Tüm raporlarında “ülke otokratikleşiyor, muhalefet edenler hapse atılıyor, sendikacılar ve aydınlar tutuklanıyor ve ülke faşist bir sisteme doğru gidiyor” sözünü son on yıldır kullanıyorlar. Uluslararası sendikalar şimdi de KESK’in İsviçre’ye kaçan ve sığınma talebinde bulunan önceki genel başkanını sendikal toplantılarda “sendikal nedenlerle tutuklandığı için Türkiye’den kaçan sendikacı” olarak konuşturuyorlar. KESK’in 2017 Temmuz ayına kadar genel başkanlığını yapan Lami Özgen, terör örgütü PKK’yi destekleyen eylemlerinden dolayı aldığı ceza Yargıtayca onaylanınca İsviçre’ye kaçmış. En son 2-5 Ekim 2017 tarihlerinde İstanbul’da ILO 10. Avrupa Bölge toplantısını yaptı. Uluslararası sendikalar tüm sendikalara toplantıya katılmama çağrısı yaptı. ETUC’tan bir yetkili neden boykot çağrısı yaptığını su sözlerle açıkladı: “Bu Erdoğan’ın, Türk halkına hizmet etmeyen politikalarına karşı çok güçlü bir itirazın ifadesidir.” Erdoğan’ın halkına hizmet etmediğinin kararını vermek senin haddine mi. Sendikal alanda bir ülkeyle ilgili karar verirken ne zamandan beri halkına hizmet etme kriteri kullanılıyor. Ya da kime sordunuz halka hizmet edip etmediğini? Bu akıl tutulmasını anlamak mümkün değil.

ULUSLARASI SENDİKALAR İLKELERE DEĞİL ÜLKELERE GÖRE TUTUM ALIYOR

Türkiye iç siyasetiyle bu kadar ilgili olan kurumlar diğer ülkelerin siyasi meseleleriyle de bu derece ilgili mi?

Hayır ilgilenmezler. Mesela Filistin'de, Gazze'de ve Myarmar'da soykırımı tabi tutulan sivil halkın öldürülmesine karşı hiçbir adım atmadılar. Çünkü bunların adım atması için küresel egemenlerin izin vermesi gerekir. Terör örgütlerine destek veren açıklamalar yaparlar ancak ülkemizde terör örgütü PKK'nın şehit ettiği öğretmen, işçi ve güvenlik görevlileri gibi emekçiler hakkında tek kelime etmez, hiçbir açıklama yapmazlar. FETÖ’cülerin şehit ettiği 251 şehidimizi ağızlarına almadılar. Üstelik şehitlerimizin içinde Türk-İş sendikalarına üye 6 şehit, Memur-Sen sendikalarına üye 4 şehit, Hak-İş sendikalarına üye 3 şehit, Kamu-Sen sendikalarına üye 2 şehit olmasına rağmen hiçbir açıklama yapmadılar. Henüz çalışanlara başörtüsü özgürlüğü olmadığı zaman şöyle bir şey yaşamıştım. Uluslararası sendikaların olduğu bir toplantıda Türkiye’de kamuda çalışan işçilere ve memurlara başörtülü oldukları için ayrımcılık yapılıyor ve işten atılıyorlar demiştim. Hemen tepki gösterdiler ve bu sizin iç meseleniz dediler. Kadınlara karşı çalışma hayatında uygulanan başörtüsü yasağını iç mesele olarak görüp karışmıyorlar. Ancak PKK, FETÖ, DHKP-C gibi terör örgütleriyle mücadelemizi çalışma hayatının bir meselesi olarak görüp taraf oluyorlar. Uluslararası sendikalar ilkelere göre değil ülkelere göre tutum alıyorlar.