Doğumunun 100. yılında Tarık Buğra'yı hatırlamak

Tarık Buğra adının unutulmaması, hâlâ çok canlı olması yazarlığından, romancılığından en önemlisi de Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken ve Cumhuriyet Türkiye’si doğarken beliren toplumsal yapıyı, insan gerçekliğini, yeni insan ve devletin şekillendirdiği siyasi hayatı kritik bir yaklaşımla ele almasından kaynaklanır. Toplumdaki çatışmaları, zıtlıkları haksızlıkları psikolojik boyutunu önceleyerek ele almış olması onu çoğu romancıdan ayıran temel özelliktir.

  • Asım Öz / Yazar
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
x

Türkiye’de 1950 sonrası dönemin önde gelen romancılarından biri Tarık Buğra’dır.  1960’lardan itibaren tarih ve toplum odaklı tartışmalar Buğra’nın tarihe dayanan bir dizi romanından da etkilenmiştir. Özellikle Kurtuluş Savaşı, erken Cumhuriyet devri, Serbest Cumhuriyet Fırkasının kuruluş yılları, Osmanlı, aydınlar, taşra ve 1970’lerde artan şiddet olayları gibi meseleleri yorumlayıp yeniden inşa eden Buğra, aynı zamanda yakın tarih etrafındaki tartışma alanını genişletmiştir. Diğer taraftan Buğra’nın edebiyat alanına katkısı yalnızca romanlarıyla sınırlı değildir. Buğra, her şeyden önce neredeyse bütün edebiyat türlerinde eser veren ilgi alanı geniş bir yazardır. Hikâye, tiyatro, deneme, gezi gibi türlerde önemli metinler kaleme almıştır. Buğra’nın dil meselesi başta olmak üzere çok değişik alanlara uzanan denemeleri, 1950 sonrasındaki kültürel ve siyasal tartışmalara dair zengin, verimli, referans teşkil eden analizler ve gözlemler ihtiva eder.

Tarih ve roman arasındaki ilişkinin tam olarak ne olduğu halen tartışılsa da toplumsal, kültürel ve siyasal araştırmada Buğra’nın geniş kapsamlı değerlendirmelerine birçok kişi başvurmuştur. Buğra’nın kültürel ilgileri ve bir gazete yazarı olarak ele aldığı meseleler geniş bir yelpazeye yayılır; Batılılaşma ve bununla ilgili görüşlerinden siyaset ve dış politikaya dair analizlerine ve kültür darlığını aşmanın bir yolu olarak eğitim hakkındaki yorumlarına kadar uzanan bir yelpaze.

Yazarlık çekirdeği

Tarık Buğra, mütareke yıllarının kâbus gibi çöktüğü 2 Eylül 1918’de Konya’nın Akşehir ilçesinde dünyaya geldi. Hukukçu bir baba ve evladını bir taşra kasabasında yetiştiren tipik ev hanımı bir annenin oğlu olarak büyüdü.  Buğra’nın otobiyografik anlatımlarında, babasının eve her gelişinde ilk iş olarak sedire uzanıp kitap açışından söz etmesi sebepsiz değildir. Babası, Mesnevî, Tarih-i Cevdet, Şerâre, Safahat, Rübâb- Şikeste başta olmak üzere pek çok eseri barındıran zengin bir kütüphaneye sahipti. Babasına benzemek isteyen Buğra, onun kitap merakından etkilendi, okuma yazma bilmeden kitapları karıştırmaya başladı. Yıllar sonra “Bu belki yazarlık için bir çekirdekti içime düşmüş” diyecektir. 

İlkokul, ortaokul ve lise hayatı oldukça parlak geçti, öyle ki daha ilk mektebin üçüncü sınıfında okurken o günlerde çıkan Çocuk Dünyası dergisinin ödüllü bulmacalarından birini kazanır.  Falih Rıfkı, Halide Edip, Yakup Kadri, Johanne Spyri,  Waldemar Bonsels gibi yazarların eserleriyle tanışması ve yazarlığa büsbütün bağlanması kendisine armağan olarak gönderilen dokuz kitap sayesindedir. Ortaokulda Türkçe öğretmeni Rıfkı Melûl Meriç’ten etkilenerek şiir yazmaya başladı. Hocası sayesinde çok sayıda kitap okuyan Buğra, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nâzım Hikmet gibi şairlerin şiirleriyle de haşır neşir oldu.  İstanbul Erkek Lisesi’nde yatılı olarak okumaya başlayan Buğra, daha “ilk tahrir vazifesi”nde okulun tanınmış edebiyat öğretmeni Hakkı Süha Gezgin’in dikkatini çekmeyi başardı.  Zaten Buğra, kendisiyle ilk oylumlu mülakatı yayımlayan Pınar dergisinde, kafa yapısını, dünya görüşünü, insan ve toplum anlayışını şekillendiren isimleri sayarken Mümtaz Turhan, Pertev Naili Boratav,  Adnan Adıvar’la birlikte Hakkı Süha Gezgin’i de zikreder. Buğra, onuncu sınıftayken okulun yatılı kısmı kapatıldığı için yatılı öğrenciler Haydarpaşa Lisesi’ne gönderildi. Bu liseye uyum sağlayamayan Buğra, Konya Lisesi’nden pekiyi derecesiyle mezun oldu fakat üniversiteye geçince işler tersine döndü.  Üniversite hayatı oldukça maceralı geçen Buğra 1936’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine kaydoldu, sonra Hukuk Fakültesi’ne devam etti, Edebiyat Fakültesi’nden çıktı.

İlk eserler ve kültürel ortam

Henüz lisede okurken yazar olmaya karar veren Tarık Buğra, insanlara, olaylara, durumlara değişik açılardan bakmanın önemini fark ettiği için hiçbir fakülteye intisap edememişti. İstanbul’a geldiği ilk günlerden itibaren Küllük Kahvesi’ne giden Buğra, bir müddet sonra bu mekânın müdavimlerinden biri hâline geldi. Kahve, İbnulemin Mahmut Kemal, Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Ahmed Hamdi, Emin Âli Çavlı, Yavuz Abadan, Nurullah Ataç, Ali Nihat Tarlan ve diğer unsurlarıyla onun edebiyata ve kültüre bağlılığını artırır. Son derece verimli olan bu dönemde ilk romanını yazmaya başlayan Buğra, 1942’de teyzesinin oğlunun tayiniyle gittiği Kayseri’nin ücra ilçesi Pınarbaşı’nda sürekli okudu ve ilk tiyatro denemesini burada yaptı. Yalnızlıkla ve iç hesaplaşmaya yoğrulan bu yıllar, onun yazarlığına dair önemli işaretler verir. Teknikleri, üslupları ve dilleri ile hem kendilerinden önce hem de sonra yazılanlardan farklı olan Küçük Ağa, İbişin Rüyası, Dönemeçte, Yağmur Beklerken romanlarının temelinde yazarın yalnızlığı yatar.

Askerliğini bitirdikten sonra tekrar İstanbul’a dönen Tarık Buğra, yine Küllük Kahvesinin yolunu tutar.  Geçim şartlarının zorluğuna, yayıncıların ve gazetecilerin insafsızlığı eklenince hayat daha da dayanılmaz hale gelir.  1947’de Şişli Terakki Lisesi’nde muallim muavinliğine başlayan Buğra, Mehmet Kaplan’ın isteğiyle Zeytin Dalı dergisine “Kekik Kokusu” başlığıyla bir hikâye verir. Ne var ki, Kaplan hikâyeyi başarısız bulmakla yetinmeyecek, Buğra’ya “Sen hikâye yazamazsın” diyecektir. Buna üzülen Buğra, “Oğlum” adlı hikâyesiyle Cumhuriyet gazetesinin açtığı Yunus Nadi Hikâye Yarışması’na katılır. Buğra’nın hikâyesi birincilik kazanmasına rağmen bin liralık ödül, Doğan Nadi’nin bölük komutanına verilir. Buğra’nın ikinci ilan edilen hikâyesi, Cumhuriyet’in 18 Şubat 1948 tarihli nüshasında “Oğlumuz” adıyla yayımlandıktan sonra kendisi edebiyat dünyasına dâhil olur. Kızı Ayşe Buğra, babasının sanat anlayışını, insana bakışını, dünyaya karşı tavrını ve edebi gücünü en iyi yansıtan eserlerinin hikâyeleri olduğunu söylerken haksız değildir. Henüz bekâr olan fakat gündelik hayatla bağlantılı ve iç içe geçmiş metinler kaleme alan Buğra, Yusuf Ziya Ortaç’ın teklifi ile her hafta Çınaraltı dergisinde “Havuçlu Pilav Meselesi”, “Buhran” gibi evlilik hikâyeleri yazmaya başlar. Buğra’nın hikâye macerası Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uyku Arasında (1954) kitaplarıyla devam etmiştir.

İnce Hesaplar ve Aşk Esirleri adlı romanları tefrika halinde yayımlanan Tarık Buğra’nın kitap olarak çıkan ilk romanı Siyah Kehribar 1955’te yayımlanır fakat kitap eleştirmenler tarafından beğenilmez. Teknik aksaklıkları bir yana Siyah Kehribar, özünde faşizm üzerinden, millî şef döneminin Türk aydınlarını yalnızlığa iten uygulamaları için eleştirel bir söz dağarcığı teklif etmiştir. Onun bu tutumu, dünyayı sarsan Macar İhtilalini anlattığı Ayakta Durmak İstiyorum (1966) adıyla ün kazanan oyununda daha da belirginleşir. Buğra’nın Marks ve Marksizm hakkında yaptığı analizler, en geniş manasıyla dönemin mukaddesatçılarının tepkisiyle müşterektir. Devlet Tiyatrolarıyla ilişkisi hemen her zaman sorunlu olan Buğra,  1970’te yayımlanan İbişin Rüyası romanında Türk tiyatrosunun içinde bulunduğu hali, tiyatronun bir dönemini ve o dönemdeki insanları anlatmaya çalışır.

Tarık Buğra’nın uzun yıllara yayılan yazılarına bakarak Türkiye’nin temel tartışma konularının değişmediğini görebiliriz. Mesela Türkiye’de 1950’den sonra sağa mütemayil iktidarlar hâkim olmasına karşın, bir sanat ve kültür politikasının bulunmadığını hatırlatmıştır. Sadece bununla da sınırlı kalmamış, kitlelerin sanata duyarsız oluşunun altını çizerek, kültür ve sanata ilgisizliği kıracak politikalar geliştirmeyi teklif etmiştir. Toplumun kültür ve medeniyet seviyesi ortalama olarak neyse, müzik, şiir, mimari gibi sanat dalları bir yana eğlence hayatının bile bundan etkileneceğini ifade ederek kültürün bütünlüğü fikrini ileri sürmüştür. 

Alegoriler ve cepheler

Tarık Buğra, üzerinde çalışılmış, uğraşılmış her kitabın, romanın ve oyunun belli belirsiz bir alegori taşıdığının farkındaydı. Küçük Ağa’da, romana adını veren karakterden çok Çolak Salih’i sevdiğini söyler mesela. Zira Çolak Salih, “Birinci Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybetmiş, yüzü yara bere içinde, kulağının yarısı kopmuş, zayıflamış, hastalıklar geçirmiş ve geleceği kapkaranlık” Osmanlı İmparatorluğudur.  İbiş’in Rüyası’nın Nahit’i ise “az alıp çok veren, yoktan yere mutluluklar kaybedip, gene yoktan yere layık olmadığı hâlde büyük açılar çeken kitleleri gösterir.”

“Her hayat bir romandır” diyen Tarık Buğra, hikâyeciliğiyle birlikte tüm yazarlığında insanı esas almıştır. Buğra, Soğuk Savaş yıllarında sanatın propagandaya dönüşmesini eleştirerek “fildişi kule”yi savundu. Küçük Ağa, Firavun İmanı romanlarıyla Ayakta Durmak İstiyorum oyununda toplum kaderinin, bağımsızlığın insana ve insanın özgürlük kavramına yeteneği ile bağlantılı olduğunu göstermeye çalıştı. Küçük Ağa romanı gibi yazdıklarının herkesi ilgilendiren meseleler olmasına karşın okuyucuyu hesaba katmadan tasavvur ettiğini çeşitli vesilelerle dile getirirken, siyasi bağlılıkla, peşin yargıları birbirinden ayırdı.

Tarık Buğra, söylemsel bilincini aşikâr kıldığı çeşitli yazılarında edebi kamunun kulp takmaya matuf yatkınlıklarının altını çizer. “Türkiye çok açık şekilde ve herkesin görebileceği gibi kamplara bölünmüştür” der. Onu haklı kılarcasına Buğra’nın edebi çabasını kavramaktan kaçınan “entelektüel tembeller”, romanlarını “gericilik” ve “Atatürk düşmanlığı” klişeleri ile değerlendirdi. Bunun belli boyutlarına odaklanmak için, 1981’de Kültür Bakanlığı’nın Tarık Buğra’ya verdiği ödül etrafındaki söylenmelere bakılabilir. Mesela Küçük Ağa romanını gerçekçi bir roman olarak önemseyen Fethi Naci, bakanlığın İslâmî dünya görüşüne mensup bir yazara Atatürk’ün 100. doğum yılında ödül vermesini eleştirdi. Buğra, Naci’nin yanılgısına dikkat çekerken “Her şeyden önce, bir Müslüman toplumdan ve Müslüman insanlardan söz etmek başka, İslâmî bir dünya görüşüne sahip olmak başka şeydir” der. Ardından, belli meseleleri yeniden düşünmek için detaylı bir çerçeve sunarak şöyle devam eder: “Bana bu görüşün yoruluşunu gerçek bir iltifat sayarım. Keşke tam bir İslâmî dünya görüşüm olsaydı. O zaman –hiçbir romanımı küçümseyemem- eserlerim daha sağlam ve övüldüklerinden daha değerli bir yapı kazanırlardı. Ne yazık ki, eğitimimiz ve toplumumuz bir felsefe edinebilmemize yardımcı olamıyor.”

Bir değerler manzumesi, ilkeleri, kıymet hükümleri olması bakımından dünya görüşünü büyük roman için şart gören Tarık Buğra,  başka bir yerde şunu düşünmeyi önerir: “ İslâmî dünya görüşü, kendi insanımızı anlamak çabası demektir.(…) Sadece gözlemlerle olmaz. Müslüman toplum ve insanı anlamak, onun yozlaşmış, bozulmuş ve güzel taraflarıyla kavramak için İslâmî dünya görüşü şarttır.”  Buğra’nın, gerek son yıllarda kendisiyle yapılan söyleşilerde gerekse birkaç cevabi yazısında İslâmî dünya görüşüne dair parantezler açmasını, Türkiye’nin dönüşümü ile birlikte düşünmek faydalı olabilir.

Tarık Buğra,  en beğendiği ve elan güncel de olan romanı Gençliğim Eyvah’ı hatırlatırcasına siyaset de dâhil olmak üzere farklı cephelere şuurla varamadığımızı belirtir.  Şaşırtıcı biçimde sağ çevre olarak anılan kesimin edebiyata gereken önemi vermediğini hatırlatarak sağcılık eleştirisi de yapar; “Sağ, bomboş bir çöl gibi gözüküyor” der. Sol, Marksizm ve antikomünizm yazılarında ve söyleşilerinde de karşımıza çıkar. Solun, sol tandanslı gazete veya dergilerin sanatçıları desteklemesinden gıptayla söz eder. Marksizm’in dünyada ve Türkiye’de daha ziyade şairler, hikâyeciler ve romancılar aracılığıyla yayıldığını ifade eder. Öte yandan “Devekuşu olmaya lüzum yok” diyerek solda başarılı edebiyatçıların varlığını da yadsımadı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu işleyen 1983 tarihli son romanı Osmancık’ın, Kemal Tahir’in Devlet Ana romanına bir tepki olarak görülmesinden endişelenmesi bu tutumunu yansıtır. Güzel dille, iyi düşünce arasında bağ kurdu; duygu ve görüş keşiflerine dikkat çekti. 26 Şubat 1994’te vefat etti.

Yazarın büyük konusu

Tarık Buğra, “Hatırlar, hatırlar hatırlarım gene de” der “Hatırlamak” şiirinde. Çoğu yazarın gönlünde yatan, uzun yıllar boyunca alttan alta gelişen, sonra da karşı durulamaz bir baskı haline gelen, bir bakıma yazarın onun için yaşadığı, belki de onun için var olduğu büyük konu Tarık Buğra için tartışmasız Kurtuluş Savaşı’dır. 1921’de Akşehir’dedir ve savaşla ilgili olarak, zihninde yer eden, unutamadığı görüntüler oluşmuştur. Yörüngesine daha üç dört yaşlarında girdiği Küçük Ağa’yı İstanbul Sultanahmet’te caminin dibindeki kahvede hasır iskemlede otururken 1955 veya 1956’da zihnine düşürür. Nutuk, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir ve başkalarının hatıraları, dergi ve gazete ciltleri, babasının üç küçük defteri başta olmak üzere her yazılı materyale bu isteğin gözüyle bakar.

Tarık Buğra, Asmalı Mescit’te köhne bir otel odasında 1962’de tamamladığı ve Yeni İstanbul’da tefrika edilen Küçük Ağa romanıyla, Türkiye’deki yakın tarih değerlendirmelerine doğrudan dâhil olmuştur. 1963 yılında kitaplaşan bu roman etrafındaki tartışmaların daima siyasi meselelere odaklanması da bundandır. Epikle değil dramatik olanla ilgilenme tutumunu Kurtuluş Savaşı’nı anlatırken de muhafaza eden Buğra, Peyami Safa’ya da söylediği gibi bir destan yazmak istemiyordu. Kurtuluş Savaşı’na cepheden ve Ankara’dan yani askeri ve politik açıdan bakmayan romanın çıkış noktasını babasının defterlerindeki, Küçük Ağa olarak doğacak olan İstanbullu Hoca, Topal Gazi, Ali Emmi, Doktor Minas ve Çakırsaraylı ve ötekilerle ilgili satırlarda buldu. Buğra, hepsi beş sayfayı bulmayacak olan bu satırları çok geniş bir alana yayılan ilgileri ve sıra dışı üretkenliği ile değerlendirmeye çalıştı.

Tarık Buğra, romanlarında sabit veya verili karakterlerden ziyade, toplumsal hayatın akışını esas alır. Onun bu tutumunu kavrayabilmenin en iyi yolu Küçük Ağa ve Dönemeçte (1980) olduğu gibi, küçük bir kasabanın insanları açısından 1930’ları, Serbest Cumhuriyet Fırkasını ve büyük kuraklığı, insanların töreleri, yaşayışları, ilişkileri ve dünya görüşleri ile birlikte anlattığı Yağmur Beklerken (1981) romanına bakmaktır. Sezai Karakoç’un “En yerli edebiyat kasaba edebiyatıdır” yargısını da akla getiren bu romanında Buğra, Rahmi’ye rakı içirdiği için eleştirilir. Fakat o karakterlerini mekanik bir şekilde inşa etmek yerine zaaflarıyla birlikte anlatma tutumundan vazgeçmez. Karakterlerine yaklaşımına duyduğu güvene ve üslubuna bakılırsa, sağdan soldan eleştirmenlerin gündeme getirdiği hususların çoğunu kabul etmez. Kurtuluş Kayalı’nın da altını çizdiği gibi şunu söylemek mümkün: “Buğra’nın gündelik hayatla ilişkisi Kemal Tahir’in gündelik hayatla ilişkisinden daha yoğun, daha fazla, hatta belki karşılaştırma yapmak gerekirse, onun gündelik hayatla ilişkisi olsa olsa Orhan Kemal’in gündelik hayatla ilişkisiyle karşılaştırılabilir, ama Orhan Kemal’de kasaba yoktur.”

Çeşitli türlerde eserleri bulunan Tarık Buğra adının unutulmaması, hâlâ çok canlı olması yazarlığından, romancılığından en önemlisi de Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken ve Cumhuriyet Türkiye’si doğarken beliren toplumsal yapıyı, insan gerçekliğini, yeni insan ve devletin şekillendirdiği siyasi hayatı kritik bir yaklaşımla ele almasından kaynaklanır. Bu yüzden bizim insanımızı kendisiyle tanıştıran Küçük Ağa,  Küçük Ağa Ankara’da,  Firavun İmanı, Dönemeçte ve Yağmur Beklerken romanları kapsamlı tartışmalara yol açmıştır. Toplumdaki çatışmaları, zıtlıkları haksızlıkları psikolojik boyutunu önceleyerek ele almış olması onu çoğu romancıdan ayıran temel özelliktir. Zor dönemeçlerin insanı olarak Buğra’nın tarihin romanla tasavvuruna yaptığı katkıların yeniden keşfedilmesi, yapılandırılması ve yorumlanması tarih ve toplum değerlendirmeleri açısından gereklidir. “Bitmemiş Senfoni” adlı hikâyesi onun edebi mirasını tartışmak açısından iyi bir imkândır: “O insanları, şehri, uğultulardan bir senfoni dinler gibi dinliyor ve bu senfoniyi yeni baştan daha güzel, daha kutlu bir tempoda yaratmak için dinliyordu. Bu senfoni yeni baştan yazılmalıydı.”

ozasim76@yahoo.com.tr

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar

Yorumlarınızı kendi özgür iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

  • Lütfen birşeyler yazınız. Yorum alanı boş bırakılamaz.
  • Tebrikler! Yorumunuz onay sonrası yayınlanacaktır.
  • Mesajlarınız size hukiki sorumluluk doğurur.
  • Bir hata oluştu lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!
 
22. İstanbul Tiyatro Festivali 17 Kasım´da başlıyor

22. İstanbul Tiyatro Festivali 17 Kasım´da başlıyor

Uzay ülkesi Asgardia'nın vatandaşlık ücreti belli oldu!

Uzay ülkesi Asgardia'nın vatandaşlık ücreti belli oldu!

Denizlerin en korkunç ve ilginç canlıları

Denizlerin en korkunç ve ilginç canlıları

Sosyal medyada günün en çok paylaşılan fotoğrafları

Sosyal medyada günün en çok paylaşılan fotoğrafları

En Çok Okunanlar