2026 eşiğinde Türkiye: Yeşil stagflasyon mu, yeni büyüme rejimi mi?

Prof. Dr. Pelin Karatay Gögül/Dicle Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü
18.02.2026

Türkiye açısından mesele nettir: Ya karbon maliyetlerini dışarıya ödeyen bir ekonomi olacağız ya da bu maliyeti içeride tutarak kendi sanayi devrimimizi finanse edeceğiz. Bugünün yeşil dönüşüm maliyeti yüksek görünebilir. Ancak uzun vadede kontrolsüz iklim enflasyonu, bu maliyetin çok daha üzerindedir.


2026 eşiğinde Türkiye: Yeşil stagflasyon mu, yeni büyüme rejimi mi?

Prof. Dr. Pelin Karatay Gögül/Dicle Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü

Küresel iklim politikaları artık yalnızca çevre başlığında tartışılan teknik düzenlemeler olmaktan çıktı. Bugün gelinen noktada iklim politikaları; üretim maliyetlerini, küresel ticaret hadlerini, fiyat istikrarını ve hatta para politikası aktarım mekanizmasını doğrudan etkileyen yeni bir "makroekonomik rejim" inşa ediyor. Başka bir ifadeyle, iklim politikaları artık "yeşil" olduğu kadar "enflasyonist" ya da "büyüme dostu" sonuçlar da üretebilen bir iktisat politikası alanına dönüşmüş durumda.

2026 yılı bu açıdan bir eşik. Çünkü Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, 1 Ocak 2026 itibarıyla raporlama safhasını aşarak doğrudan mali yükümlülük dönemine geçiyor. Bu geçişle birlikte, küresel ticaret üzerinden işleyen yeni bir kanal devreye giriyor: "yeşil enflasyon (greenflation) aktarım kanalı".

Bugün ekonomi yönetimlerinin önündeki temel soru son derece net:Yeşil dönüşüm, fiyat istikrarı ile uyumlu yeni bir büyüme rejimi mi yaratacak, yoksa kalıcı bir maliyet–enflasyon sarmalına mı yol açacak? Avrupa Birliği'nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), bu sorunun en somut örneğidir

Karbon fiyatlandırması: Pigou vergisinden arz şokuna

İktisadi teoride karbon vergileri ve emisyon ticaret sistemleri, klasik anlamda Pigouvian vergiler olarak tanımlanır. Amaç, negatif dışsallık yaratan faaliyetlerin toplumsal maliyetini fiyatlara yansıtmak ve kaynak tahsisini düzeltmektir. Ne var ki teori ile uygulama arasındaki fark, özellikle kısa ve orta vadede belirginleşmektedir.

Arthur Cecil Pigou, The Economics of Welfare (1920) adlı eserinde, özel maliyet ile toplumsal maliyet arasındaki farkın piyasa dengesini bozduğunu göstermiştir. Negatif dışsallık durumunda (örneğin karbon emisyonu), üretici yalnızca özel marjinal maliyeti (PMC) dikkate alır; oysa toplumun katlandığı gerçek maliyet sosyal marjinal maliyet (SMC)düzeyindedir. Pigou'ya göre optimal politika aracı, bu iki maliyet arasındaki farkı kapatacak bir "birim vergi"uygulamaktır:

Pigouvian Vergi=SMC−PMC

Bu vergi, kirletici faaliyetin fiyatını toplumsal maliyete eşitleyerek üretim miktarını sosyal olarak optimal düzeyeçeker (Pigou, 1920). Karbon vergileri, tam olarak bu mantıkla çalışır: Atmosfere salınan her bir ton CO₂'nin yol açtığı iklim hasarı (social cost of carbon), üreticiye bir fiyat olarak yansıtılır. Bu nedenle karbon vergileri, literatürde "iklim değişikliği kaynaklı negatif dışsallığın içselleştirilmesi" olarak tanımlanır (Nordhaus, 2008; Stiglitz et al., 2017).

Karbon fiyatlandırması, bugünün dünyasında üç ayrı kanaldan "negatif arz şoku" etkisi üretmektedir:

Karbon maliyetinin üretici fiyatlarına yansıması üç kanaldan gerçekleşmektedir:

1. Doğrudan maliyet artışı: Enerji ve girdi yoğun karbon fiyatı, marjinal maliyet eğrisini yukarı kaydırmaktadır. Çimento, demir-çelik, alüminyum ve gübre gibi sektörlerde karbon fiyatı, artık "dışsal" bir maliyet değil, üretim fonksiyonunun doğrudan bir bileşenidir

2. Üretim yer değiştirmesi (carbon leakage): Sıkı iklim politikalarının üretimi daha gevşek düzenlemelere sahip ülkelere kaydırmasıdır. Literatürde "carbon leakage" olarak adlandırılan bu süreç, gelişmiş ekonomilerde üretim azalırken ithalat bağımlılığının artmasına ve ithal enflasyonun kalıcılaşmasına yol açmaktadır.

3. Fiyat geçişkenliği (cost-pass through): maliyet artışlarının tedarik zinciri boyunca yayılmasıdır. Ara malı fiyatlarındaki yükseliş, gecikmeli fakat kalıcı bir biçimde tüketici fiyatlarına yansımakta; bu da para politikası açısından yönetilmesi güç bir enflasyon profili oluşturmaktadır.

Bu çerçevede karbon fiyatlandırması, para politikası açısından "geçici bir arz şoku" olarak tanımlansa da, politika sürekliliği nedeniyle enflasyon beklentileri üzerinde kalıcı etki üretme potansiyeline sahiptir.

SKDM ve küresel fiyat düzeyi

SKDM'nin küresel fiyat düzeyi üzerindeki etkisi, son yıllarda literatürde "greenflation" kavramı altında tartışılmaktadır. Greenflation; iklim politikaları, karbon fiyatlaması ve enerji dönüşümünün "genel fiyat seviyesini yukarı itmesi" sürecini ifade eder. IMF (2022) analizleri, karbon fiyatlarının yaygınlaştığı bir senaryoda; üretici fiyatlarının kalıcı olarak yükseldiğini, tüketici enflasyonunun gecikmeli fakat sürekli arttığını, para politikasının arz yönlü bu şoka karşı sınırlı manevra alanına sahip olduğunu göstermektedir.

AB, SKDM'yi resmi olarak karbon kaçağını önleyen çevreci bir araç olarak tanımlıyor. SKDM, teknik olarak karbon kaçağını azaltmayı amaçlasa da, fiiliyatta "ticaret maliyetlerini artıran yarı-korumacı" bir araçtır. Karbon maliyetinin gümrükte fiyatlandırılması, uluslararası ticarette birim fiyatları yukarı iterken, küresel ölçekte fiyat seviyesinin kalıcı olarak yükselmesine neden olmaktadır.

Bu mekanizma, klasik arz-talep çerçevesinde değerlendirildiğinde:

* Küresel arzı daraltıcı,

* Rekabeti sınırlayıcı,

* Enflasyonist baskıları artırıcı

bir etki üretmektedir.

Yeşil sanayi politikası: Vergi mi, teşvik mi?

"Yeşil Sanayi Politikaları" (Green Industrial Policy) sadece cezalandırıcı değil, teşvik edici olmalıdır. Ar-Ge destekleri ve teknoloji transferleri, üretimin marjinal maliyetini düşürerek yeşil dönüşümü bir "maliyet yükü" olmaktan çıkarıp bir "verimlilik artışı" hikayesine dönüştürebilir. Eğer teknolojik dönüşüm, karbon vergilerinden daha hızlı hareket ederse, yeşil enflasyon canavarını dizginlemek mümkün olabilir.

Bu noktada belirleyici ayrım şudur: İklim politikası yalnızca fiyatlama araçlarına mı dayanacak, yoksa aktif bir sanayi politikasıyla mı desteklenecek?

Sadece karbonu fiyatlayan bir sistem; üretim kaybı, yatırım ertelemesi ve fiyat artışı yaratma riski taşırken; teknoloji destekli yeşil sanayi politikaları, marjinal maliyetleri aşağı çekerek bu etkiyi tersine çevirebilir. Oysa Ar-Ge teşvikleri, ölçek ekonomilerini hızlandıran sübvansiyonlar ve teknoloji transferleri sayesinde:

* Karbon yoğunluğu düşerken,

* Birim maliyetler gerileyebilir,

* Yeşil dönüşüm enflasyonist değil, verimlilik artırıcı hâle gelebilir.

Bu fark, "yeşil enflasyon" ile "yeşil büyüme" arasındaki kritik ayrımı oluşturur.

Türkiye açısından 2026 eşiği ve SKDM maliyeti

SKDM'nin 1 Ocak 2026 itibarıyla tam mali uygulamaya geçmesi, Türkiye'nin AB'ye ihracatında "birim fiyat–rekabet gücü dengesini" doğrudan etkileyecektir. SKDM'nin tam mali uygulamaya geçişiyle beraber, Türkiye'nin en güçlü olduğu ihraç kalemlerinde birim maliyet baskısı hissedilir düzeye ulaşmıştır. Güncel analizler, maliyet artışlarını şu seviyelerde öngörmektedir:

Sektörel projeksiyonlar, karbon yoğunluğuna bağlı olarakmaliyet artışı öngörmektedir.

Sektör

Tahmini Maliyet Artışı (%)

Birim Maliyet Etkisi (Öngörü)

Risk Seviyesi

Çimento

%20 - %25

15 – 17 € / Ton

Çok Yüksek

Demir-Çelik

%10 - %15

Üretim yöntemine göre değişken

Yüksek

Alüminyum

%30 - %100

Elektrik emisyonu dahilse kritik

Kritik

Gübre

%15 - %20

Doğalgaz ve süreç emisyonukaynaklı

Yüksek

Toplamda, 2026 yılı için Türkiye'nin yıllık SKDM yükünün 1,1–1,8 milyar € aralığında olması beklenmektedir. Kapsam genişledikçe bu tutarın orta vadede 2,5 milyar €'yu aşması olasıdır.

Ulusal ETS: Enflasyonist baskıya karşı mali kalkan

Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında "kirleten öder" prensibine dayanan, piyasa temelli bir ekonomik mekanizmadır. Basitçe ifade etmek gerekirse; devletin karbon salımına bir üst sınır getirdiği ve bu sınır dahilindeki "kirletme haklarının" alınıp satılabildiği bir borsa sistemidir. İktisadi olarak ETS, "negatif dışsallıkların içselleştirilmesine" yönelik Pigouvian yaklaşımın miktar-temelli (quantity-based) uygulamasıdır.

Sistem genellikle iki ana sütun üzerine inşa edilir:

1. Üst Sınır (Cap): Hükümet, belirli sektörlerin (enerji, çimento, demir-çelik vb.) toplamda ne kadar sera gazı salabileceğine dair yıllık bir limit belirler. Bu limit her yıl kademeli olarak düşürülür.

2. Ticaret (Trade): Şirketlere bu limit dahilinde emisyonizinleri (tahsisatlar) verilir.

Az kirleten: Elindeki fazla izinleri satarak kâr eder.

Çok kirleten: Limitini aşarsa piyasadan ek izin satın almak zorunda kalır veya ceza öder.

İklim değişikliği gibi zararın emisyon miktarına duyarlıolduğu alanlarda, teorik olarak ETS daha uygundur. Bu nedenle AB, Çin ve İngiltere gibi ekonomiler ETS'yi tercih etmektedir. Türkiye'nin kuracağı Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), maliyetin nereye gideceğini belirleyecektir.Ulusal ETS yoksa; karbon bedeli doğrudan AB bütçesine transfer edilir. Ulusal ETS varsa; aynı kaynak, Türkiye içinde kalarak sanayinin yeşil dönüşümünü finanse eder.

Bu yönüyle Ulusal ETS; bir çevre politikası değil, "makroekonomik bir savunma" aracıdır. ETS'den elde edilen gelirler; enerji dönüşümü yatırımlarına, yeşil sanayi teşviklerine, enerji verimliliği projelerine yönlendirilirse, maliyet itişli enflasyonu sınırlar. Karbon maliyetinin yurtiçinde kalmasını sağlayarak, çifte fiyatlamayı önleyerek ise ihracatçı sektörlerin rekabet gücünü korur. Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi negatif dışsallıkları içselleştiren, en düşük maliyetle emisyon azaltımı sağlayan, doğru tasarlandığında enflasyonist baskıyı sınırlayan bir piyasa mekanizmasıdır. ETS'nin varlığı hâlinde kaynaklar Türkiye'nin sanayi modernizasyon fonu hâline gelebilir.

Sonuç: Yeşil stagflasyon mu, yeşil dönüşüm rejimi mi?

İklim politikalarının ekonomik sonucu, kullanılan araçlara bağlıdır. Sadece vergilere dayalı bir model, üretim kaybı ve yüksek fiyatlar yoluyla "yeşil stagflasyon" riski taşır. Akıllı teşviklerle desteklenen bir sanayi politikası ise yeşil dönüşümü enflasyonist bir şok olmaktan çıkarıp yeni bir büyüme rejimine dönüştürebilir.

Türkiye açısından mesele nettir: Ya karbon maliyetlerini dışarıya ödeyen bir ekonomi olacağız ya da bu maliyeti içeride tutarak kendi sanayi devrimimizi finanse edeceğiz. Bugünün yeşil dönüşüm maliyeti yüksek görünebilir. Ancak uzun vadede kontrolsüz iklim enflasyonu, bu maliyetin çok daha üzerindedir.