27 Mayıs'ta öncü ve artçı; Baskın basınındır

Bülent Tokgöz / Şair, Yazar
30.05.2020

Haldun Taner “27 Mayıs Mucizesi” yazısında şöyle der: “Bugün 29 Mayıs, bizi sürü yapmak için çalışan zorbaların boyunduruğundan kurtulup kaderimizi Batı'nın en ileri demokrasi, tolerans ve fikir hürriyeti ilkeleri içinde yeniden kurmaya karar verdiğimiz mutlu dönemin ikinci günü.”



İlk göz ağrımız. Geç demokrasi tecrübemizin gözünün üstüne inen postaldan kalan ilk göz ağrısı. Birilerinin sevinç gözyaşlarıyla karşıladığı 27 Mayıs, içerde ve dışarıda gazete himmetiyle kotarılmış bir darbeydi. Bu ilk fay hattı, kullandığı dil ve referanslar itibarıyla kendisinden sonraki tüm darbelerin ilham kaynağı ve meşrulaştırıcısı bir çığır açıcı idi. Darbelerin anası, basının rolü itibarıyla da titizlikle incelenmeyi hak eden bir prototip olarak önümüzde durmaktadır. Darbeye giden hengâmda ifa ettiği misyonu anlamak için basının CHP ve DP’yle kurduğu ilişkiye bakmak gerekiyor. Daha doğru ifadesiyle, CHP’nin basınla kurduğu, DP’nin kuramadığı ilişkiye.

CHP’yle irsiyet

CHP’nin “gözü, kulağı, sesi” Ulus gazetesidir velâkin diğer pek çok gazeteyle de hem kan bağı hem de derin rabıtaları vardır. Vekil adayları arasında daima çok sayıda gazeteci bulundurmuştur; aday listesi DP’ninkinden daha uzun ve dişlidir. Gazete sahipleri ve başyazarlar, verdikleri hizmete mukabil meclisteki makamlarına yerleştirilmiştir. CHP’nin ilişkisi daha organiktir; DP kompleksli ve sorunludur, kendisini kabul ettirebilmek için kullanacağı en güçlü silahlara rağmen basınla ilişkisi mekanik ve yabansıdır.

DP, mesafeyi kapatmak için iktidar olur olmaz bir basın kanunu çıkardı. 5680 sayılı kanun, tek parti dönemindeki uygulamalara son vererek hükümetin denetimini kaldırıyor ve gazeteciler lehine düzenlemeler getiriyordu. İyi niyet jesti karşılık bulmadı. Çünkü Demokratların karşısında CHP’yle irsiyeti olan bir blok vardı. Mutlak iktidarken birden muhalefete düşmüş CHP nasıl ki mağlubiyetini –demokrasiyi!- hazmetmekte zorlanıyorduysa eski vekil gazete patronları ve başyazarlar da tarafsız gazeteci kimliğine bürünmekten o kadar uzaktılar. Uzun yıllar vekillik yapmış amirallerin kumandasındaki bu donanmayı çözmek, onlara rağmen gemisini yüzdürmek Menderes için hiç de kolay olmayacaktı.

Don Kişot’lara cevabımız

Düşman cepheyi zayıflatmak için iki şey yaptı: Gazetelerin en büyük gelir kaynağı olan kamu ilanlarını vermeyerek teslim olmaya zorlamak ve kendi donanmasını kurmak. Tirajdan çok resmî ilanlarla ayakta duran gazetelerden yalnızca iki tanesi DP’ye teslim oldu. Kâğıt tahsisatının bir silah olarak kullanımı, davalar ve kapatmalar sadece savaşı derinleştirdi, DP’ye zafer getirmedi. Derhal “besleme basın” olarak yaftalanan dost unsurlar ve devlet radyosu da bir karşı denge oluşturmaya yetmedi. Ulus meydan okuyordu: “Dur! Paydos! Yasak! gibi tek kelimeli emirler ancak gece yarıları karanlık sokak aralarında mahalle bekçilerinin ağzından çıktığından, hırsızları sabıkalıları, korkutmaya yarar. Dürüst ve haklı kişileri değil. Radyo mikrofonlarından esir almaca oynarcasına “teslim olunuz veya teslim alacağız !” diye bağıran meçhul Don Kişot’lara cevabımız üç kelimedir: “Olmuyoruz! Gelin alın!””

DP’ye, daha doğrusu demokrasiye karşı verilen savaşta basın en ön cephede çarpışıyordu. Onların nazarında DP halkı aldatarak iktidar olmuştu ve seçimlere hile karıştırıyordu; dolayısıyla hiçbir meşruiyeti yoktu. Saldırgan dilin meşruiyeti buradan geliyordu. Hakaretlere karşı Menderes’in açtığı her dava, diktatörlüğünün yeni bir delili olarak savaşı kızıştırmak için kullanılıyordu. Devrimbazların neticede gönderildikleri yer Ankara Hilton denen, iyi muamele gördükleri bir cezaeviydi ve aldıkları raporlarla düzenbazlar çoğu zaman cezadan da yırtıyorlar, Gülhane’de yatıyorlardı. Bazen de ceza kesinleşmeden Menderes davadan vazgeçmiş oluyordu. Hakaretlere dava açtığında diktatör, vazgeçtiğinde iktidar olmuş ama muktedir olamamış, zayıf bir adamdı. Matbuat, girdiği yıpratma savaşında muzafferdi. Sözgelimi Akis, İnönü’nün damadı Metin Toker’indi; bir adamın sevgilisiyle arkadaşını öldürdükten sonraki intiharını şu şekilde verebiliyordu: “… ruh hastası daha mühim mevkide ise, bir iki kişinin değil binlerin, on binlerin kaderine hükmediyorsa, onun hasta muhayyilesinin yarattığı ihaneti hepimiz hayatlarımızla mı ödeyeceğiz? (Cemiyeti) ne olursa olsun böyle bir tehlikeden korumanın yolu aranmayacak mıdır?” Böyle bir zihin ve dil, asparagas için de manipülasyon için de hiçbir fırsatı elbette ki kaçırmayacaktı. 27 Mayıs’a giden uzun yolda çok kritik dönemeçler vardı ve basın hepsinde başroldeydi. 1958’de Zile’ye giden İnönü’yü karşılamaya gelenlere karşı gaz bombası ve cop kullanıldığı haberi mesela. Cumhuriyet “Zile’de dün müessif hadiseler oldu” diye veriyordu. Gelgelelim haber tamamen düzmeceydi. Ertesi gün Menderes’in Afyon ziyareti ise Vatan tarafından “Nurcular yeşil bayrak açtı” şeklinde veriliyordu. “Emirdağ’da bir minareden Başbakanı karşılamak için tuğralı bayrak çekildi… Başbakan Saidi Nursî’yi selâmladı. Hasan Hüseyin adında bir köylü oğlunu kurban etmek istedi.” Bu da tamamen asparagastı. Güngör Yerdeş sonradan şunları yazacaktı: “Laik bir memleketin gazetecilerine Başbakan’ın tekbirli, tespihli, Arapça yazılı bayraklar açılarak, develer, mandalar kurban edilip, sureler okunarak karşılama yapıldığını söylerseniz, üstelik o gazeteciler muhalefetin borazancılığını da yapıyorlarsa, o habere dört elle nasıl sarılmazlar… Cumhuriyet muhabiri ağabeyimizin elindeki çoğaltılmışları âdeta kapıştık ve sırası gelen geçti İstanbul’a…”

Paraşütle düşmesini bilmek

Hele gerçekten de bazı müessif hadiseler olmuşsa bu basının neler yapabileceği tahmin edilebilir. Ordu içinde 1952’den beri komitaların oluştuğu darbe için ülkeyi uygun kıvama getirmek -kaosa sürüklemek- üzere üniversitelere de görevler düşüyordu. Gösteriyi dağıtmak maksadıyla sıkılmış polis kurşunu sekip Turan Emeksiz ismindeki öğrencinin ölümüne sebep olduğunda çığırtkanlar için gün doğmuştu. 1960 Nisan’ı sonundaki hadise tüm toplumu darbeye ikna için kullanıldı. 1 öğrenci yüzlerce öğrenci hâlini aldı. Cesetleri Et-Balık Kurumu’nda kıyma makinelerine atılıp yem yapıldı. Bazıları asfalt yollara gömüldü. Yaralılar meçhul hapishanelerde ölüme terk edildi. Buhranı halka yaymak, karamsarlığı pompalamak için haberler o kadar tekrarlandı ki apoletliler bile sahiden inandı. Darbe sonrası Milli Birlik Komitesi kayıp öğrencilerin ailelerinin müracaatı için çağrıda bulunduğunda hiçbir müracaat olmadı, çünkü kayıp öğrenciler filan yoktu. Fakat bunun ne önemi vardı ki? Maksat hâsıl olmuştu. Darbeye hizmet eden her yalan meşruydu. Menderes İzmir’de 150 bin kişiyle miting yapıyordu ama basın 3-5 bin diye sunuyordu. Ekonominin kötüye gidişi “Gemi karaya oturmuştur” başlıklarıyla veriliyordu. Cumhuriyet’te Turan Feyzioğlu, “İktidardan dönmek DP için yalnız mukadder değil, yakın bir akıbettir. Ama mesele paraşütle düşmesini bilmektir” diyordu. Görevleri tahrikti. Menderes görebiliyordu. “Irak’ı misal göstererek ve gazetelerinde mütemadiyen tahrik ederek âdeta ‘Bunları da öldürecek bir sergerde serseri çıkmayacak mı?’ demektedirler” diyordu. Basın Menderes’e kefeni daha ilk günden giydirmişti. Aynı şeyi askerin de yapabilmesi için harpte sebat etmesi gerekiyordu.

Sağ olasın Türk ordusu

27 Mayıs 1960 sabahının erinde Alparslan Türkeş radyodan “Sevgili vatandaşlar!” diye başlayan, “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. Düşüncemiz Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’tur” diye biten bildiriyi okuduğunda gazetelerin çoğu haberi baskıya yetiştiremedi. Ertesi gün ise tüm basın en ümitli fotoğraflar ve manşetlerle darbeye selam durdu. Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Vatan, Yeni Sabah ortak bir bildiriyle cuntaya minnetlerini arz etti, her türlü muzır yayından uzak duracakları ahdinde bulundular. Kâğıt tahsisi ve kamu ilanı için taleplerini araya sıkıştırmayı da ihmal etmediler. Darbe yerine halk devrimi manasına gelen İhtilâl kelimesini tercih etmelerinden başlayarak cuntaya rıza temini için bin dereden su getirmek yeni görevleriydi. Ulus’ta Bülent Ecevit “Türkiye halkı, dün sabah uyandığında güneşin ışığıyla beraber hürriyetin aydınlığına da kavuştu. Bu aydınlığı ona Türk ordusu bir büyük müjde olarak sundu. Sağ olasın Türk ordusu, günaydın Türk milleti!” diyordu. Milliyet’ten Çetin Altan’sa, “Bütün Türk vatanseverleri bu muhteşem ve görkemli günün neşesini ve heyecanını hissediyorlar” diyor ve ekliyordu: “Bu eylem, tarihimizde demokrasimizin en güçlü garantisi olarak yer alacak. Ulusumuzun haysiyetindeki tozları temizleyen Türk ordusu sayesinde.” Çok önceden “Tabii ki siz gitmeyecek adamsınız, ama siz devrilecek adamsınız” diye yazmış birinin “Bugün fosseptikler, parazitler ve gayri meşru kazançları temizlendi” demesinde de yadırganacak bir şey yoktu. Paşazade, paşalara nasihat makamındadır: “Devrimin zarafetinin ülkeye ihaneti azaltmasına izin vermeyin… Suçlular çabucak kovuşturulmalı. Onlara verebilecekleri çok sayıda hesap var.”

Abdi İpekçi ise ağlıyordu: “Örfi İdare Kumandanlığına bir gece yarısı ifade vermek üzere götürüldüğümüz zaman bizi kucaklayıp bağırlarına basan subaylarımız ‘On beş gün daha dişinizi sıkın’ demişlerdi. Gazetemiz kapatıldığı gün aynı şeyi tekrarlamışlardı. Sabrettik, şimdi sevinçten ağlıyoruz.” Sevinç gözyaşları içinde şöyle devam ediyordu: “Son bir sabah, geceden sonra güneşin doğuşunu gördük ve hayallerimizle beklenen güzel bir gün yaşadık. Basımevindeki herkes birbirlerine sarılmaya başladı. Biraz sonra bir askeri kamyon geldi ve beni askeriyeye götürdü.” Yusuf Ziya Ortaç “Yıkıldılar… Yıkılacaklardı elbet” nakaratıyla edebiyatını döktürüyordu. “Dünya yüzünde kazandığımız sevgiyi, saygıyı, hayranlığı on yılda yok etmiştiler. Yeryüzünde yer değiştirmiş, kıt’a değiştirmiştik: Avrupa iken Asya olmuştuk!” Damat Metin Toker’e göre darbe “Namuslu aydın hareketiydi.” “Dünya tarihine millet olarak yeni bir mucize ilâve etmiş bulunuyoruz” diye övünüyordu. Ordu “tarihi mes’uliyetini bir kere daha ve tam zamanında yüklenmiş” ve “Türk gençliğinin kan akıtarak açtığı savaşın ilk safhasını kati zafere kavuşturmuştur.” “Askeri idareye karşı en samimi, en yakın, en sıcak hislerle yardımcı olmamız dâvanın bir an evvel tahakkukunun tek çaresidir.”

İhtilâllerin en centilmeni

Darbeden hemen önce “Kırk senelik meslek hayatımda hiç bir zaman bu derece ifade imkânsızlığına uğramış değilim” diye yazıklanan Burhan Felek de darbeyi İhtilâllerin En Centilmeni şeklinde görenlerdendi. Öyle ya, “Bir ihtilâl ve hükümet darbesi bu kadar nâzik ve mükemmel olabilir”di.Haldun Taner “27 Mayıs Mucizesi” yazısında şöyle der: “Bugün 29 Mayıs, bizi sürü yapmak için çalışan zorbaların boyunduruğundan kurtulup kaderimizi Batı’nın en ileri demokrasi, tolerans ve fikir hürriyeti ilkeleri içinde yeniden kurmaya karar verdiğimiz mutlu dönemin ikinci günü.” Darbeye temenna eden gazeteci ve aydınların hamaset dolu ibretlik beyanları bir özet olarak bile buraya alınamayacak kadar çoktur. Şimdi sıra mahkeme diye kurulan çadır tiyatrosuna malzeme tedarikindedir. Kalemşorlar elan mesaisini buna ayıracaktır. Nadir Nadi’nin “düşük iktidar” dediği dönemin yargılanabilmesi için hafiyelik, savcılık, cellâtlık için birbirleriyle yarışacaklardır. Basının bu evredeki dili yüz kızartıcıdır. Celal Bayar’ın intihar teşebbüsü haberi dahi alaycı bir üslupla verildi. Mizah dergilerinin dili ise gülünç bile değildi. Demokrasi fidesi asker dipçiğine bağlı kalarak ancak uzayabilecektir. O dipçikle ezilen Adnan Menderes’in Yassıada’daki ahvali bile mümkün olan en pespaye şekilde anlatıldı. “Herhalde bizi aceleye getirmez ve tarihe ışık tutacak ifadelerimizi alırsınız” endişesi içindeki başbakanı bir meczup gibi resmettiler. Sonra sözün tükendiği yere varıldı. “Şeref katliamı”na maruz kalan seçilmiş kurbanlar, sadist cellâtların eline teslim edildi. İnfaz edilen, tek parti zihniyetinin bir türlü barışamadığı demokrasiden başkası değildi. “Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim” demiş biri için o gün de bugün de esef duymadılar. Duymayacaklar. 27 Mayıs’ta cisimleşen cuntacı ruh, bu ülkenin medyasında yaşamaya ilelebet devam edecek.

 

@TokgozBulentt