28 Şubat: ‘Talimatların hukuku'

Cüneyd Altıparmak / Hukukçu
27.02.2021

Baskıcı uygulamalara dirayetle karşı koyabilecek nitelikli hukukçular tarafından yargılanmak herkesin hakkıdır. 28 Şubat'ta bu imkan, yargılananlara sunulmamıştı. 28 Şubat, uydurulan bir hukukun, kısa süren serüvenidir.



"...Ve bazı ölüler, yaşayanlardan daha yüksek sesle konuşur."

Malcolm X

28 Şubat, son dönemlerin en büyük toplumsal baskı ve zorlama oluşturan darbesi. Bu süreçte yaşananlar pek çoğumuzun malumu. Sistematik bir yıkıma şahit olduk. Bu ülkeye faydalı olabilecek bir neslin nasıl engellendiğini gördük! Neden oldu? Şeklindeki soruya birçok yönden cevap verilebilir. Ancak herkesin üzerinde uzlaşacağı gerekçeye "egemenlerin 'iktidarı' kaybetme korkusu" diyebiliriz. O dönemde devlet gücünü elinde tutanların orantısız biçimde ve hukuk olgusunu derinden sarsan girişimlerini konuşmak gerekiyor ki ne yaşadığımızı bilelim, bir daha yaşanmasın diye önlemimizi alalım! İşte bu yazımızda 28 Şubat'ın hukuki boyutuna değinmek istiyoruz. Bir başka anlatımla, "Hukuk bu işe nasıl alet edildi ya da hukuk bu konunun neresindeydi?" sorularına cevap aramak istiyoruz.

Gelişen süreç

Birbiri üzerine gelişen olaylar ve sonucunda doğan darbe... Refah Partisi'nin, Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurması ve süreç içerisindeki bir takım gelişmeler sonucunda böyle bir müdahale geldi. O zamanki haberlere ve yazılanlara bakarsak meselenin (sözde) birçok nedeni vardı: Başbakan Necmettin Erbakan'ın Mısır, Libya, Nijerya'yı ziyareti, "Aczmendiler", "Susurluk", Sayın Erbakan'ın "fasa fiso", Sayın Şevket Kazan'ın "Mumsöndü oynuyorlar" demesi, Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe ve bazı milletvekillerinin konuşmaları, Başbakanlık konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere verilen iftar yemeği... vb. Pek tabii bu bahaneleri arttırmak mümkün. Buna bir de yapılan manipülasyonları eklersek, bu liste uzayıp gider... Ancak o zaman da, şimdi de herkes biliyor ki bunların tamamı gerçek nedenler değildi. Bu darbeyi yaptırmak isteyenlerin birkaç sebebi vardı: Bunlardan ilki ekonomikti. Ekonomik açıdan yaşanan "millileşme" ve "rantın sistemli olarak önün kapanması" ve şartların böyle devam etmesi halinde ortaya çıkacak "yolsuzluk" meselelerini önünü kesmek. İkincisi ise etki alanı büyüyecek olan Türkiye'nin durdurulması. Sayın Erbakan'ın yaklaşımı, İslam ülkelerini bir araya getirme gayesi ve buna diğer ülkeleri ekleme mefkûresi son dönemlerde ortaya konulan pratiğin temeliydi. Son olarak, vesayet organları tarafından teslim alınmış bir Türkiye inşaa etmekti. Bunun için o günkü sözleri ile "ben bunlardan değilim" diyen FETÖ'nün önü açılmıştı. Buradan bakarsak net biçimde görürüz ki, "FETÖ'ye kim sahip çıktı?" sorusunun cevabı 28 Şubat'ta yatar! İşte bu serüven kendine özgü ve bozuk bir hukuk düzeni oluşturuyordu.

MGK Kararları

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) bir tavsiye organı olarak kurulmuştu. Ancak o dönem de ifa ettiği görev "hükümet" fonksiyonundan fazla ve hatta onu aşan boyutta idi. Yasal dayanak "görülen tehditler ve bertaraf edilmesi görevi" olarak belirlenmişti. Seçilmiş hükümete, kararlar önerilmiyor, dayatılıyordu. Bu sebeple, öncekilerden farklı biçimde bu darbeye "post-modern" denmiştir. Zira, normalde bir darbe olunca askerler sokaklara iner, komuta kademesi "devleti yöneten organ" halini alırdı. 28 Şubat'ta ise asker talimat veriyor ve idare bunu tatbik etmek zorunda kalıyordu.

28 Şubat 1997 tarihinden MGK'nın yirmi madde olarak yayınladığı ve adı "Rejim Aleyhtarı İrticai Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler" başlıklı metin neredeyse behemehâl icra edimesi gereken ve hatta Anayasa'dan da üstün nitelikli bir metindi. Normlar hiyerarşisini yerle bir eden bu kararlar bir hukuki yönden başka marazları da ihtiva ediyordu: * Laiklik ilkesinin korunması gerekiyordu. Laikliğin korunması için mevcut hükümler büyük titizlikle uygulanmak zorundaydı ve yine yetersiz kalıyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıydı. Bu ifadelere, MGK'nın TBMM'ye yani millet iradesine dönük "doğrudan" müdahalesi anlamı taşımaktaydı. * Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okulların, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilmesi öngörülüyordu. Burada aradaki bağın ne olduğu, nasıl tespit edileceğine dair hiçbir tanıma ihtiyaç duyulmuyordu. Fikir, din ve düşünce özgürlüğü konusunu bir yana bırakalım, bu durum kişilerin eğitim hakkına doğrudan müdahale olmanın yanında müteşebbis özgürlüğüne de müdahaleydi. En garabet tavsiye! ise "yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı" şeklide olandı... Bilindiği üzere idare hukuku açısından, bir düzenlemenin konu/alan ile bağlantısı olması gerekir. Örneğin sağlıkla ilgili bir düzenlemenin hasta, doktor, personel bağlamında bir iyileştirme ve düzenleme saiki içermesi gerekir. Buna paralel olarak kesintisiz eğitim meselesinde temel amacın eğitim ve kalite parametreleri bağlamında olması gerekir. Ancak buradaki saik, insanların "imam hatiplere gitmemesi veya geç gitmesini sağlamak" idi. Bu amaçla ortaya çıkan kurallar özü itibarıyla, hukuken batıl bir durumu inşa ediyordu. Aynı durum, Diyanet İşleri Başkanlığına, Milli Eğitim Bakanlığına "inceleme ve kontrol" adı altında verilen ama aslında "kapat" talimatı içeren diğer kararlar için de geçerli idi. Artık ortada, hukukun değil kanunun devlet olduğu bir dönem bulunuyordu.

Soruşturma talimatı!

MGK Kararlarının bir tanesi şunu içeriyordu: Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası'na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmak zorundadır. Bu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına, hakimlere, İçişleri Bakanlığına ve diğer ilgili idarelere açık bir şekilde "soruşturma, araştırma ve ceza verme" talimatıydı. Bilindiği üzere, disiplin soruşturmaları "ortada o an için mevzuata göre disiplin cezası gerektiren bir eylem" varsa yapılabilir. Ceza soruşturmaları da aynı şekilde! Ancak, MGK kararlarının bütününe bakarsak, "rejimi tehdit etmek" , "irticai faaliyet içinde olmak" veya "bunları yapanlara yakın veya akraba olmak" gibi ceza hukukuna ve disiplin kurallarına aykırı eylemler ihdas edildiğini ve artık mevcut yöneticilerin bu zaviyeden olaylara bakarak gerekeni yapması gerektiği bir döneme girilmişti. Bu doğrudan talimatlanırılma dönemiydi!

Hukukun, öngörülebilir olmak gibi bir durumu vardır. Özellikle, bir eylemin suç olup olmaması konusunda yorum yapma, değerlendirme yetkisi ve yeteneği yargı erkinin işidir. 28 Şubat'ta, yargı erkinin yerine yorum yapılmış ve aslında kastı olmayan ceza ve disiplin maddeleri MGK kararlarına yönelik genişletici yorumla, kişilere suç isnat etmeye, disiplin cezası verilmeye başlamıştır. Buna bir altlık sağlamak içinse "kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye'yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır" kuralı ihdas edilmiştir. Böylece, Anayasa Mahkemesinin kararı (ki bu kararın bizatihi kendisi, yukarda sayılanların ürünüdür) dayanak teşkil ettirilerek "sözde" bir hukuki görünüm oluşturulmuştur.

Kapatma davası

Refah Partisi'nin kapatılma davasında verilen karar da bunlardan biridir. Burada hâkimlerin ana karakteri olan "tarafsızlık" ve "bağımsızlık" ilkelerinin yerine "taraf" ve "bağlı" olmalarına ek olarak, hukuka değil istenilene göre yorum yapma kabiliyetleri ön planda idi. Dönemin en çok oy alan partisi. Demokratik rejimlerde "millet tarafından rağbet edilen parti" olarak anılır bu tip partiler. Ancak bu parti kapatılmıştır. Kurulduğu andan iktidar oluncaya kadar "tehdit" olarak görülmediği için müdahale edilmeyen Refah Partisi iktidar olmakla tehlikeli olarak kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin kararını okuyunca, hemen herkesin mutabık kaldığı ve karşı oy görüşlerine de yansıyan birkaç durum vardır: Birincisi "iddialar ve parti arasında kurulan bağ somut değildir". İkincisi, "parti yöneticilerinin iddia edildiği gibi amacı somut biçimde ortaya konulamamıştır". Üçüncüsü, "siyasi partiler yasası ile Anayasa arasındaki norm uyuşmazlığı sonuçlandırılmadan bu karar verilmiştir" ki bu ciddi ve teknik bilgiye dayalı bir argümandır. Dördüncüsü, "partinin 'odak olma' durumu ve bunun 'yoğunluğu' noktasındaki tek dayanak birkaç beyanattır, bağlantısız eylemler dahi, partiye yüklenerek bir kurgu oluşturulmuştur" ve son olarak "bu karar temel insan hakları belgelerinde koruma altına alınan haklara halel getiren mahiyettedir". Kararın hatalı olmasının özeti bir karşı oyda geçen şu ifadede özetlenmiştir adeta: "...Ayrıca, bu konuşmayla ilgili İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin takipsizlik kararı mevcuttur. Bu karar rağmen konuşmadaki amaç ve bütünlük gözetilmeden kimi sözcüklere dayanılarak yorumlar yapılması cezanın genel ilkelerine uygun düşmez..."

Hukuku kanatmak

28 Şubat dönemi, hukuk tarihimiz açısından öyle mühimdir ki, derslerde okutulmalıdır! Hatta bence her hukuk fakültesinde zorunlu bir seminer dersi olmalıdır. Zira öğrenmenin bir biçimi de "kötü örneği" görmektir. Neyin hukuk olmadığı bilinirse, hukukçular önemli bir aşama kat edilmiş olur. Hukuk bir sosyal bilimdir. Tanımı, kaynağı ve serüveni hakkında birçok fikir ileri sürülüyor, hemen hepsi kıymetli. Ancak bence hukukun üç temel unsuru var. Yani biz kurallar manzumesine, yasalar bütününe hukuk diyorsak şunların var olması elzem: Birincisi, hukuk, önüne gelen her türlü sorunu çözebilme kabiliyetine, esnekliğine ve tatmin gücüne sahip olmalı. İkincisi hukukun getirdiği çözüm sorunun taraflarını rahatlatmalı. Hukuk, hak edene belirli bir konfor alanı oluşturmalı. Üçüncüsü ise hukukun ortaya koyduğu kuralların öngörülebilir olması gerekir. Burada geriye yürüme vb durumdan bahsetmiyorum. Bir kural, gayesinin dışında genişletilip, "çözüm" adı altında, "rahatımızı" kaçıran bir görünüm arz etmemelidir. İşte 28 Şubat düzeni, birçok açıdan zarar vermiş olabilir ancak bence en büyük zararı, hukuku araç haline getirmesi ile vermiştir. Amacı hak, hürriyet, adalet olmayan düzenlemeler bütünü, size ne kadar büyük güzellikler vadederse etsin, "geçici" ve "bitince büyük marazlara gebe" bir sistemdir. Darbe dönemin askeri otoritesi eliyle ortaya çıkar ama onlara en çok yardımcı olanlar hukukçulardır. Zira, ne kadar otoriter, baskıcı da olsa "darbeler bile" bir meşruiyet sorunu yaşar, bir dayanak arar. Bir ülkede "karakterli" hukukçular varsa, darbeler olmaz yada en azından onlar hiçbir zaman bu durumu meşrulaştırmak için uğraşmazlar!

Tekrarı olmasın diye...

Bu konu hepimizin sorunu... Düşünce ayrımı veya siyasi duyarlılık ayrımı yapmadan herkesin duyarlı olması gereken bir sorun. Bu halin ortadan kalması için son yirmi yıllık süreçte önemli adımlar atıldı. Değişiklikler yapıldı. Mali hakların ve memuriyetlerin iadesi sağlandı. Çıkan sorunlar, oluşan zararları izale edilmeye çalışıldı. Belki birkaç düzenlemeye, tadilata ihtiyaç duyuyoruz. Bunları da yakın zamanda özellikle Anayasa ve reform tartışmalarının olduğu bu günlerde, gündeme geleceğini ümit ediyoruz... 28 Şubat'ın doğurduğu zararları adım adım tespit etmek ve adeta kapsamlı bir "hasar tespiti" çıkarmak her zaman için gerekli! Ortaya çıkış kodları itibarıyla ve yaşattıkları serüvenler bağlamında 28 Şubat ve 15 Temmuz ortak noktalar içeriyor. Bu iki "musibetten hayır çıkarmak" için yapısal tedbirlere ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Bunları hazır hukuki düzenlemeler konuşuluyorken belirtmek isterim: * Anayasanın değişimi şart ve elzem. Başkanlık sisteminin ise tahkim edilmesi gerekiyor. Zira bu sistem, sızılmaya müsait tüm vesayet odaklarını yıkıp, "devlet=hükümet" formülünü üretti. Ancak belirli düzenlemelere ihtiyaç var. * Yine anayasa bağlamında ilk dört maddedeki müktesebatın korunarak, tanımlarının genişletilmesi ve geçmişte olduğu gibi temel hak ve özgürlüklerin önüne geçmeyecek şekilde tarif edilmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim. Her ülkenin sosyolojik kodları ve kavramlar yükledikleri anlamlar bakış açıları farklı. * Meclis niteliğinin arttırılması gerekiyor. Zira, kendisinden siyaset olgusunu çıkarınca geriye hiç bir şey kalmayan kimseler, bir konsept değişikliğinde, fıtratları gereği haklıyı değil güçlüyü seçmekteler. Millet Meclisinin gücünü arttırmaktaki sır burada yatıyor. 28 Şubat'ta meclis dirayet gösterseydi, bunlar başımıza gelir miydi? * Son olarak, hukukun ve hukukçunun kalitesini arttırmak gerekiyor. Zira, baskıcı uygulamalara dirayetle karşı koyabilecek nitelikli hukukçular tarafından yargılanmak herkesin hakkı diye düşünüyorum. 28 Şubat'ta bu imkan, yargılananlara sunulmamıştı! 28 Şubat, uydurulan bir hukukun, kısa süren serüvenidir.

cuneydaltiparmak@yahoo.com