Şayet Türkiye, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan İran sahasında savaşın başlamasını engelleyebilirse veya bir İsrail-İran çatışmasına ABD'nin dahil olmasının önüne geçebilirse bölgenin makus talihinin değişeceğini ve bundan sonra Orta Doğu'da yalnızca ABD'nin değil; Rusya'nın, Çin'in ve Avrupa'nın atacağı adımlar ve alacağı kararlarda odak noktasının İsrail'den ziyade Türkiye'nin de yer aldığı blok olacağını göreceğiz.
Dr. Muhammed Mazhar Şahin/ Katar-Lusail Üniversitesi
On yıllar sonra tarih kitapları, İsrail'in bölgede başına buyruk ve acımasız saldırılarının sonunun başlangıcının hangi gün olduğuna dair soruya muhtemelen şöyle cevap verecektir: "9 Eylül 2025 tarihinde İsrail'in Katar'ın başkenti Doha'ya gerçekleştirdiği saldırıdır". Katar, Körfez'in ve Orta Doğu'nun yüzölçümü bakımından en küçük ülkelerinden biridir fakat gerek İslam aleminde gerekse uluslararası arenadaki güvenilir rolü sayesinde sözleri itibar gören nadir ülkelerdendir. Trump'ın 2025 yılı Mayıs ayındaki Doha ziyareti ve bu ziyarette Katar'a sunduğu "tam koruma sağlama" garantisi, Haziran ayındaki İran'ın Doha saldırısı ve Eylül ayındaki İsrail'in Doha saldırısı ile boşa düşmüş oldu. Her iki süreçte de Katar barışçıl ve diplomasiyi merkeze alan bir arabulucu rolünde idi. Özellikle Gazze konusunda arabulucu rolünde iken Doha'da ABD'nin daveti üzerine yapılmakta olan Hamas'ın toplantısı esnasında İsrail tarafından bir saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırıyı ABD hava savunma sistemleri ya tespit etmedi ya da edemedi. Bu olay ile birlikte Katar başta olmak üzere bölgede ABD'nin sunmuş olduğu güvenlik garantisine güvenin kırılmaya başladığı gözlemlendi. Saldırının ardından Hamas'a siyasi olarak ilk günden itibaren karşı duran Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Ürdün gibi ülkeler dahi İsrail'e karşı Katar'ın yanında durmak mecburiyetinde kaldı. Bu tarihten sonra Orta Doğu'da İsrail bulunmuş olduğu mevzilerin tamamında geri adım atmak zorunda kaldı. Bu da elbette Trump'ın Orta Doğu politikalarını ve müttefiklerini tekrar gözden geçirmesi gerektiğini anlamasıyla oluştu. Peki 9 Eylül'ün ardından ne olmuş olabilir de bu tarihi İsrail'in kaybetmeye başladığı ilk tarih olarak adlandırıyor olabiliriz sizce?
Beraberce cevaplayalım;
1- 9 Eylül Katar saldırısından önce en önemli gündemimiz Gazze idi hatırlarsak. Hani her sabah yüzlerce çocuğun şehadet haberini okumaya alıştığımız, üç yaşındaki çocuğunun İsrail bombardımanının ardından cesedini bulduğuna sevinip market poşetine koyarak cenazesini defnetmeye götüren babanın yaşadığı Gazze'den bahsediyorum. İsrailli siyasetçilerin "Gazzeli çocukları öldürmeliyiz. Eğer öldürmez isek onlar çocukluktan itibaren eline silah almayı öğrenir." diyerek masum çocukların soykırımını haklı çıkarmaya çalıştıkları Gazze'den... Müzakere masasının kurulduğu tarihte Türkiye, İsrail'in vetosu ve ABD'nin çarpık politikaları sebebiyle oturamamamıştı. Katar'a saldırının düzenlendiği tarihe kadar farklı bir süreç işliyor idi. Bu müzakere masasının hedefe ulaşamayacağı ise aşikar idi. Çünkü Katar hariç ABD ve Mısır'a güvenemeyen bir Hamas vardı ve karşıda da hiçbir anlaşmaya uymayacağı bilinen İsrail bulunmaktaydı. Durumun iyice ortaya çıkmasıyla birlikte Katar ve Türkiye'nin Mısır'ı da masada kendi çizgilerine çekmesinin ardından Trump, Gazze konusunda İsrail'in dediklerinden ziyade bu ülkelerin çizgisine yakınlaşmak zorunda kaldı. Bunun en önemli göstergelerinden biri de Mısır Cumhurbaşkanlığı tarafından ilan edilen "Netenyahu Şarm el Şeyh zirvesine katılıyor" ilanının ardından Türkiye'nin Katar ve Pakistan ile birlikte toplantıya katılmama resti ile Netenyahu'nun gelişinin iptal oluşudur. Şarm el Şeyh zirvesinde Türkiye, Katar, Mısır ve ABD arasında imzalanan anlaşmayla birlikte Orta Doğu'da, ABD'nin yıllardır süregelen İsrail refleksiyle aldığı kararlar, bölge ülkelerinin dirayetli duruşuyla almaya mecbur kaldığı kararlara dönüştü.
2-Körfez'de güvenlik mimarisi ABD tarafından uzun yıllar önce oluşturulmuş ve hep İran merkezli saldırılara yönelik hazırlıklar yapılmıştı. Bu yapılırken ABD tarafından Körfez ülkelerinin "Peki İsrail'den bir tehdit gelirse ne olacak?" sorusu "İsrail size saldıramaz. Kefili benim." şeklinde karşılık buldu. Aslında 9 Eylül'e kadar öyle de oldu. Hatta 9 Eylül tarihine kadar Körfez ve Arap coğrafyasında Katar hariç herhangi bir ülke ne Gazze meselesinde ne Suriye meselesinde ne de Lübnan meselesinde İsrail'e sert bir tepki verdi. Basit kınamalarla geçiştirilen süreçler yaşandı. 2025 Haziran ayındaki İran'ın Doha saldırısı, Körfez ve Arap ülkelerini aslında İran'a karşı birleştirmiş ve bir bakıma ABD'ye yakınlaşmasını da sağlayabilecek bir olaydı. Bu saldırılarda ABD'nin Patriotları Katar'ı korumaya da yetti ve bölge ülkelerinde "İran bize saldırırsa ABD bizi gerçekten korur" düşüncesi de oluşmaya başladı. Körfez'in ABD'ye güveni tamdı; tarihler 9 Eylül'ü gösterene kadar. 9 Eylül'de İsrail'in Trump'ın vermiş olduğu güvenceye rağmen Katar'a düzenlediği saldırı, İslam alemi ve Körfez sahası için asıl tehdidin İran değil; İsrail olduğunu gösterdi. Bu saldırıdan sonra Körfez ülkeleri yeni bir güvenlik mimarisi arayışına başladı. Öyle ki saldırıdan hemen sonra Suudi Arabistan ile Pakistan bugünlerde konuştuğumuz Türkiye'nin de katılmayı planladığı bir askeri savunma anlaşması imzaladı. Katar, Türkiye ile olan savunma anlaşmalarını geliştirme arayışına girdi ve Türkiye'nin Katar'daki askeri üslerinde tedbirin artırılmasını istedi. Bölgede içe kapanık bir siyaset benimseyen Umman dahi Türkiye ile askeri iş birliği anlaşması imzaladı. Irak kabusundan uyanamayan Kuveyt'i bir güvenlik endişesi sardı. BAE'de ve Bahreyn'de halk kendi yönetimine asıl tehdidin İsrail olduğunu yüksek sesle dillendirmeye başladı.
3-Suriye sahasında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yıllardır dünyaya net bir şekilde deklare ettiği "Türkiye'nin güneyinde, Suriye'nin kuzeyinde bir terör devleti kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz." Sözünün bugün hayata geçebilmesi ve PYD'nin Fırat'ın batısı ve doğusundan sökülüp atılması, Türkiye'nin dirayetli duruşunda ve 9 Eylül saldırısının ardından ABD'nin İsrail'e rağmen karar alma refleksinde gizli. Çünkü PYD terör örgütünün Trump öncesi dönemden kalma bir İsrail projesi olduğu, Türkiye tarafından Trump'a ve bölge ülkelerine net bir şekilde anlatıldı. Trump'ın PYD ile iş birliğinin sona erdiğini sert bir üslupla açıkladığı basın toplantısından önceki sürece baktığımızda ABD'nin Suriye sahasında PYD'ye neden ihtiyaç duyduğunu ve şimdi neden ihtiyaç duymadığını doğru okuyabilirsek süreçteki ABD-İsrail ayrışmasını daha net okuyabiliriz.
ABD-İsrail arasında PYD çatlağı
Esad devrilmeden önce Suriye sahasında Rusya, İran ve Esad'a karşı ABD-İsrail ortaklığıyla ortaya çıkan PYD terör örgütü, DEAŞ ile mücadele ediliyor bahanesinin gölgesinde Suriye'deki petrollerde ve sınır kapılarında etkili oldu ve bu sahada ABD tarafından kullanıldı. Bunu Trump'ın sözlerinden anlıyoruz. Trump, "Suriye'de PYD ile ortaklık yaptık ve onlar da petrolden çok para aldılar. Şimdi ortaklık bitti. Müttefikimiz Suriye Hükümeti." demedi mi? Bu süreçle birlikte İsrail'den ve ABD'deki siyonist lobiden sık sık PYD'nin bırakılmaması gerektiği açıklamasını duyduk. Bu da aslında ABD ile İsrail arasında PYD konusunda bir çatlak oluşmaya başladığının göstergesi oldu. Tabii ABD'nin bu kararı almasında en önemli etkenlerden biri de söz konusu saldırının ardından İsrail'in her politikasına karşı birlikte durmayı başarabilen Türkiye, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan bloğunun ABD'ye baskısı ve Suriye sahasında Arap aşiretler üzerindeki etkisidir. Suriye'nin yeniden imar ve inşa süreci, güvenlik meselesi olmadan hayata geçemez ve bu süreç için de Türkiye'nin, Katar'ın, Mısır'ın ve Suudi Arabistan'ın hem sahada Suriye Hükümetine destek olması hem de İsrail'in muhtemel tehdidine karşı ABD'ye baskı kurması gerekmekte. Süreç doğru bir şekilde yürütebilirse Suriye sahasında İsrail'e rağmen istikrarlı bir süreç bizi bekleyecektir.
4-İran meselesi ABD'nin İsrail baskısıyla iki aydır gündemde tuttuğu, yer yer tansiyonu yükselten açıklamaların yapıldığı ve sonunda müzakere masasında buluşulduğu bir mesele. İsrail'in bu müzakere masasının kurulmasını istememesine rağmen ABD bölgede Türkiye'nin başını çektiği dört ülkenin durduğu pozisyona yakın bir konumda durdu ve diplomasi masasını tercih etti.
Değişen güç dengesi
Şu ana kadar İsrail İran konusunda istediğini alamadı fakat bunun en önemli sebebi aslında bu tarihten sonra bölgede ABD politikalarına etki etme anlamında değişen güç dengesi ve kurulan ittifaklar. İsrail bu barış masasını sabote edecektir fakat bu noktada Türkiye ve diğer üç ülke ABD ile doğru bir süreç yürütürse savaşın yayılmasının önüne geçilebilir. Öyle görünüyor ki İran önümüzdeki süreçte bir savaşa girecek fakat bu savaşın ABD ile değil, İsrail ile başlaması muhtemel. Çünkü ABD, Haziran ayına nazaran savaşa daha hazır pozisyonda olan İran'a saldırması durumunda gelecek karşılığın boyutunu hesaplayabilmiş değil. ABD, masada elini güçlendirmek için sahaya uçak gemilerini ve savaş uçaklarını gönderiyor. İran da boş durmuyor elbette. Çin ve Rusya ile Umman denizinde yapacağı tatbikat ABD'ye mesaj niteliğinde. Şayet Türkiye, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan İran sahasında savaşın başlamasını engelleyebilirse veya bir İsrail-İran çatışmasına ABD'nin dahil olmasının önüne geçebilirse bölgenin makus talihinin değişeceğini ve bundan sonra Orta Doğu'da yalnızca ABD'nin değil; Rusya'nın, Çin'in ve Avrupa'nın atacağı adımlar ve alacağı kararlarda odak noktasının İsrail'den ziyade Türkiye'nin de yer aldığı blok olacağını göreceğiz.