ABD, kendisini dünyanın jandarması, kanunu, Firavun'u gibi görüyor ve bütün refleksleri bunu ispat eden nitelikte. “Benim menfaatim varsa, ben onun gereğini yaparım kimse bana karışamaz” diyor. Bunu yaparken elbette teknolojisine, silahına, askerine güveniyor ama tarih gösterdi ki, Amerika, savaşları, askerinin, silahının gücüyle değil, işgal ettiği ülkelerdeki işbirlikçilerinin desteğiyle kazanıyor.
Mehmet Kocatepe/ Yazar
2026'nın ilk günlerinde aslında dünya 21. yüzyılda olanların özeti ve aynı zamanda zirvesini yaşadı.
Son yaşanan; Amerika tarafından Maduro'nun sessiz sedasız bir şekilde kaçırılarak Amerika'da sözüm ona yargılanmaya, daha doğrusu Maduro'nun madara edilmeye götürülmesi, esasen dünyada şimdiye kadar adalet dağıtacağı düşünülen, ne Birleşmiş Milletler'in ne NATO'nun ne Avrupa Birliği'nin ve onların uzantısı kurumların, ne de bunların sözde karar ve sözleşmelerinin hiçbir anlamı olmadığını, hak, hukuk, adalet, demokrasi , insan haklarının ne kadar ihlal edilebilir şeyler olduğunu göstermesi açısından manidardır. Bu epey bir zamandır işlenen bu melanetin ilanıdır. Ortadoğu'da görmeyenler belki Amerika'da görür. Burada da görmeyenler Avrupa'da gözlerine zulmün kanlı parmakları girince görmek zorunda kalır.
Hazreti Ömer'in cahiliye dönemine dair anlattığı ibretlik hatıra tam da bugünü tarif eder:"Biz cahiliye devrinde hurmadan putlar yapar uzun yola gittiğimizde yol bayınca onlara tapardık. Bir müddet sonra karnımız acıktığında da onları yerdik." Bugün de aynı zihniyet geçerli ihtiyaç halinde tapıyor, daha doğrusu herkese taptırıyorlar ama gerektiğinde de kendileri bu kutsal ilahlarını bir güzel yiyiveriyorlar. Hak-hukuk güçlünün emrinde ise bir anlam ifade ediyor, o da sadece kullanışlı bir aparat, bir aksesuar. Gücünüz varsa siz haklısınız.
İsrail'in, Amerika ve Avrupa'yı arkasına alarak yıllardır çevresindeki ülkelere saldırması bunun en açık örneğidir. Son bir yılda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 75 binden fazla Filistinliyi katledebilmesi bunun kanıtıdır.
Gazze'deki asrın soykırımı, mezalimi karşısında, Türkiye ile birlikte sadece birkaç ülkenin sesini duyabildik. Şimdi Maduro'nun kaçırılmasına başta Avrupa olmak üzere dünyada birilerinin sesini yükselteceğini mi bekliyorsunuz? Tabii ki hayır, asla. Görüntüde 1-2 ses çıkar orada kalır. Bekle ey çağdaş dünya, o yılan bir gün sizi de sokacak.
Bence şu anda güçlü olduğunu düşünen ülkeler arasında görüşmeler yapılıyor. Kazan kazan formu uygulanıyor. Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Medvedev'in:" Amerika'nın Venezuela müdahalesi uluslararası hukuka aykırı bir eylemdir. Ancak, Amerika'nın kendi mantığı çerçevesinde anlaşılabilir bir durumdur" sözlerindeki mesaj gayet açık: Bizim de emellerimize erişmemizin önü açılmış oldu. Bundan sonra kimse bize "Ukrayna'ya neden saldırdın?" diyemez.
Bahaneye bile gerek duymazlar
Hele bir de ülkenizde bir takım sömürülmeye açık maden gibi, petrol gibi, doğal gaz gibi zenginlikler varsa; içeride de düşmandan eman dileyen işbirlikçileriniz varsa tehlike yakınınızda, siz namlunun ucunda, topun ağzındasınız, belki bir bahaneye bile ihtiyaç duyulmayabilir demektir.
Hani Türkçemizde çok güzel bir atasözümüz var ya "Yâri güzel olanın düşmanı çok olurmuş." Anadolu'muz, tarih boyunca bu günkü Batı medeniyeti dahil pek çok medeniyete öncülük etmiş, ilham olmuş, yön vermiş, uğruna nice savaşlar yapılmış, nice canlar verilmiş, nice devletler, imparatorluklara mezar olmuştur. Günümüzde ise dünyanın gerek doğal güzellikleri, gerek yer altı ve yerüstü doğal kaynakları ve bütün bu değerlerin çok daha üzerinde bir değer olan jeostratejik ve jeopolitik konumu açısından dünyanın en güzel yeridir. Bilesiniz. İyi ki bizim yârimizdir.
Amerika Birleşik Devletleri kendisini dünyanın jandarması, kanunu, ilahi görüyor ( tıpkı Firavun gibi) ve bütün refleksleri bunu ispat eden nitelikte. "Benim menfaatim varsa, ben onun gereğini yaparım kimse bana karışamaz" diyor.
Bunu yaparken Amerika elbette teknolojisine, silahına, askerine güveniyor ama tarih gösterdi ki, Amerika, savaşları, askerinin silahının gücüyle değil, işgal ettiği ülkelerdeki hainlerin gücüyle kazanıyor. İşgal edilmiş ülkede millet uyanıp hainleri itlaf etmeye başlayınca da bavulunu toplayıp, ama fitne bombasını son bir defa atıp oradan uçakla kaçıyor. Afganistan'da, Irak'ta ve hatta Suriye'de yaptığı gibi. İşte bu Amerika'ya bir tarz oluşturdu ve Amerika bunu artık ülkeleri işgal etmek için aleni olarak kullanmaya başladı.
Irak'ta Saddam'ı indiren Amerika ile işbirlikçi Iraklılardı. Kaddafi'yi Libya'da indiren yine işbirlikçi Libyalılardı. Hala bu ihanetin bedelini ödemeye devam ediyorlar. Bizim ecdadımız dahil, ne çekmişsek hep bu ihanetlerden, işbirlikçilerden çekmişiz. Bir önceki devletimiz Osmanlı da böyle bir ihanetin kurbanı olmadı mı? Haim Nahum'un Lozan da ne işi vardı sanıyorsunuz? Daha dün 15 Temmuz aynı senaristin kaleminden çıkmış ihanet filminin farklı versiyonu değil mi? Az kalsın tarih tekerrür edecekti. Tehlike geçmiş değil. Sadece siniyor.
Gelelim son ihanet vakasının hainlerine. Peşinen şunu demeliyim ki beş dakikalık bir operasyonla bir devlet başkanı yatağından eşi ile birlikte alınıyorsa; bu öyle beş dakikalık bir operasyon değildir. Aylara belki yıllara sari istihbarat, keşif ve satın almalardan oluşan A,B,C planları, oyun içinde onlarca oyun vardır.
Dünya petrollerinin önemli bir kısmına sahip olmasına, nadir toprak elementleri başta olmak üzere; altın, uranyum, demir boksit, manganez gibi değerli maden rezervleri açısından dünyanın en önemli ülkelerinden biri olmasına ve 1830 da bağımsız olmuş, yaklaşık 200 yıllık bir devlet geleneğine sahip olmasına rağmen, ne oldu da 28 milyonluk bir nüfusun 8 milyonu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı? Daha acı olanı; bir milletin namusu, şerefi haysiyeti mesabesindeki devlet başkanı ve eşinin, düşman tarafından kaçırılmasına sevinen, eğlenen bir kitle nasıl oluşturuldu?
Kaynaklarına sahip çıktılar
Konu aslında çok basitti; kaynaklarına sahip çıkmak. 1920 yılından 1976 yılına kadar bu zenginlikler başta Amerika Gulf Oil firması olmak üzere Amerikalı irili ufaklı şirketlerce çıkarılırken zamanın devlet başkanı Carlos Andres Perez tarafından enerji kaynakları petrol dahil millileştirildi. Çeşitli ortaklıklar anlaşmalar, anlaşamamalar ve tabii ki anlaşmaya zorlamak amaçlı ambargolarla 2000'e kadar idare ettiler. 2000 yılı ortalarında Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez de petrol endüstrisini tamamen millileştirdi ve bu Amerikan şirketlerinin şartnamelerini, onların aleyhlerine daha da zorlaştırdı. Bu şirketler 2007'ye kadar dayanabildiler ve Venezuela devlerini uluslararası tahkime vererek biri hariç (Chevron şirketi ortaklıklar kurarak işine devam etti) ülkeden çekildiler. Maduro da Chavez'in politikalarını devam ettirdi.
Sömürüleri biten bu Siyonizmin para kaynağı şirketler yine kendilerini hukuktaki temsilcileri Uluslararası Ticaret Mahkemeleri (TAHKİM)'nden davaları bir bir kazanarak milyarlarca dolarlık tazminatları Venezuela devletinden istemeye başladılar. Bir yandan siyasi baskılar, bir yandan ekonomik ambargolar, bir yandan da bu tazminatların yükü devletin sırtına binince işin içinden çıkılamaz hale geldi. Tam bu noktada iç karışıklıklar, ortamı iyice puslu bir hale getirdi. Sömürü taktikleri olan:
-Ülkeyi borçlandır
-Halkını işsizleştir
-İnsanları aç ve perişan bırak
stratejisi ile Venezuela'yı, dünyanın en zengin ülkelerinden biri olması gerekirken, yüzde 556 enflasyonla bugünkü her türlü buhrana, ahlaksızlığa, açlık, sefillik ve ihanete mahkûm ettiler.Geçmişte 50 yıl sömürdüğü Venezuela'yı geri almak için yukarıdaki taktik uygulamalarla bir yandan toplumsal tepkiler oluşturulurken, bir yandan da işbirlikçiler devşirildi ve önemli, kritik noktalara yerleştirmeler yapıldı. içeriden birkaç kez kalkışma yaptırdı ancak başaramadılar. Nihayet artık saklamaya gerek yoktu. Üstelik Maduro da rahat durmuyor habire Çin ile Rusya ile yeni ticari anlaşmalara giridyordu. Ve kalemi kırıldı. Bahane hazırdı narko terör... Ama buna bile gerek yoktu aslında. Hepimiz biliyoruz.