ABD'nin Çin politikası, sistem içi entegrasyon arayışından uzaklaşarak rekabet ve dengeleme ekseninde yeniden şekillenmiştir. Bu yönelim, yalnızca ikili ilişkilerin dinamiklerini dönüştürmekle sınırlı kalmamakta, küresel sistemin yapısal istikametini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda ABD-Çin ilişkileri, giderek sertleşen, çok katmanlı ve süreklilik arz eden bir rekabet niteliği kazanmaktadır.
Doç. Dr. Muhammet Yıldız/Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi,Karadeniz Stratejik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü
Soğuk Savaş sonrası dönemde küresel sistemin yeniden yapılanması sürecinde ABD'nin Çin'e yönelik politikası zaman içinde kayda değer bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayıp, aynı zamanda uluslararası sistemin yapısal karakterinde ve güç dağılımında meydana gelen değişimlerle birlikte değerlendirilmelidir.
Meselenin en somut göstergelerinden biri, ABD'nin Ulusal Güvenlik Stratejisi belgeleridir. Zira söz konusu belgelerin çıktıklarında, Çin'e atfedilen rol gözlemlenmektedir. Belgelerin detayında yapılan okumalar, Çin'i ekonomik bir aktör olmanın ötesinde, küresel sistemin yönelimini etkileyebilecek stratejik bir unsur olarak konumlandırmaktadır. Bu çerçevede ABD'nin meseleye yaklaşımı, zaman içinde farklılaşan stratejileri beraberinde getirmiştir.
Entegrasyon süreci
2000'li yılların başından itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nin Çin'e yönelik yaklaşımı, büyük ölçüde sistem içi entegrasyon anlayışına dayanmıştır. Bu dönemde Pekin'in yükselişi, küresel ekonomik sisteme entegre edilebilecek, kurallara dayalı ve uluslararası düzen içerisinde "sorumlu bir paydaş" olabilecek şekilde değerlendirilmiştir. Bu yaklaşımın temelinde ise ekonomik büyümenin siyasi davranışları dönüştüreceği ve Çin'in zamanla mevcut düzenle daha uyumlu bir çizgiye yöneleceği varsayımı yer almaktadır. Nitekim Pekin yönetiminin Dünya Ticaret Örgütü'ne katılımı ve küresel ticaret hacmindeki rolü, arz edilen beklentiyi destekleyen başlıca gelişmeler arasında yer almıştır.
Ancak ilerleyen süreçte bunun sınırlı bir teori olduğu daha belirgin hale gelmiştir. Nitekim Çin'in ekonomik büyümesini devlet merkezli bir kalkınma modeli çerçevesinde sürdürmesi, teknolojik kapasitesini hızla artırması ve bölgesel ölçekte etkinliğini genişletmesi, Washington açısından yeni bir strateji belirleme ihtiyacını gerekli kılmıştır. Öyle ki ortaya çıkan tabloda, Çin'in sadece sisteme uyum sağlayan bir aktör olmadığı, aksine mevcut uluslararası yapıyı kendi lehine dönüştürme kapasitesine giderek daha fazla sahip olduğu yönündeki algı güç kazanmıştır.
Rekabetin işareti: Kuşak ve Yol Projesi
2013 yılında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından Kazakistan'daki Nazarbayev Üniversitesi'nde ilan edilen Kuşak ve Yol Girişimi, ABD'nin Çin'e yönelik yaklaşımında gözlemlenen yeni yönelimin erken işaretlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Asya, Avrupa ve Afrika'yı kapsayan geniş ölçekli altyapı ve ticaret projelerini içeren bu girişim, esasında Dr. Peter Wolf'un da vurguladığı üzere, Çin'in dış politika hamlesi olarak anlaşılmaktadır. Bu çerçevede Kuşak ve Yol Girişimi, yalnızca ekonomik kalkınma odaklı bir proje olmanın ötesine geçerek, Çin'in küresel ölçekte etki alanını genişletmeye yönelik stratejik bir planlaması olarak görülmüştür.
Bu gelişmeleri takiben, özellikle 2017 sonrası dönemde ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinde Çin'in "stratejik rakip" olarak tanımlanması, söz konusu algısal dönüşümün kurumsal düzeyde karşılık bulduğunu ortaya koymaktadır. Zira Çin, mevcut uluslararası düzene entegre edilecek bir aktör olmanın ötesinde, küresel güç dağılımını değiştirme kapasitesine sahip bir meydan okuyucu olarak konumlandırılmıştır. Dolayısıyla bu aşamadan itibaren ABD'nin Çin politikası, entegrasyon temelli yaklaşımdan uzaklaşarak rekabet merkezli bir anlayışa yönelmiştir.
2020'li yıllarla birlikte ise bu yönelimin daha da belirginleştiği görülmektedir. ABD, bu gelişmelerle beraber Çin'e karşı askeri, ekonomik, teknolojik ve jeopolitik unsurları eş zamanlı biçimde kullanarak çok boyutlu bir dengeleme stratejisi geliştirmeye başlamıştır. Böylece iki ülke arasındaki rekabet, tek boyutlu bir güç mücadelesinin ötesine geçerek farklı alanlara yayılan daha kapsamlı bir karakter kazanmıştır.
Çok Boyutlu Dengeleme Süreci
Günümüzde ABD ile Çin arasındaki rekabet, klasik güç mücadelesinin ötesinde, çok katmanlı ve küresel ölçekte tezahür eden bir stratejik karşılaşmaya dönüşmüş durumdadır.
Askeri alanda ABD'nin Hint-Pasifik bölgesine yönelik artan yoğunlaşması bu durumu açıklayan belirgin bir örnek teşkil etmektedir. Bu doğrultuda QUAD (ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya arasında kurulan çok taraflı güvenlik diyaloğu) ve AUKUS (ABD, Birleşik Krallık ve Avustralya arasında savunma ve ileri teknoloji alanlarında kurumsallaşan iş birliği mekanizması) gibi yapılar öne çıkmaktadır. Söz konusu oluşumlar, Çin'in özellikle Güney Çin Denizi ve çevresinde artan etkisini dengelemeye yönelik stratejik araçlar olarak işlev görmektedir.
Ayrıca ekonomik alanda rekabetin giderek daha yapısal ve sert bir nitelik kazandığı gözlemlenmektedir. Ticaret savaşları, gümrük tarifeleri ve teknoloji transferine yönelik kısıtlamalar,yaşananların temel bileşenlerini oluştururken, yarı iletkenler ve yapay zekâ gibi kritik teknolojiler, ikili rekabetin merkezine yerleşmiştir. Bu durum, ekonomik ilişkilerin giderek güvenlik perspektifi üzerinden yeniden kurgulandığını ortaya koymaktadır.
Öte yandan enerji jeopolitiği, büyük güç rekabetinin en sert biçimde kristalize olduğu alanlardan biri haline gelmiştir. Çin'in enerji güvenliği açısından kritik önemdeki İran ve Venezuela ile kurduğu ilişkiler, ABD'nin yaptırım mekanizmaları ve baskı araçlarıyla doğrudan hedef alınmaktadır. Nitekim Washington'un bu ülkelere yönelik kısıtlamaları ve doğrudan müdahalesi, sadece enerji arzını daraltmayı değil, aynı zamanda Pekin'in bu kaynaklara erişimini maliyetli ve kırılgan hale getirmeyi amaçlamaktadır. Bu durum, tedarik ağlarının piyasa dinamiklerinden ziyade jeostratejik müdahaleler tarafından şekillendirildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
En nihayetinde taraflar arasındaki enerji sorunu, küresel güç mücadelesinin en hassas fay hatlarından biri olarak öne çıkmakta; ekonomik faaliyetlerin yanında, nüfuz ve kontrol mücadelesi sahasına dönüşmektedir.
Enerji jeopolitiğinde keskinleşen rekabet, ABD'nin ticaret ve ulaştırma stratejilerine de doğrudan yansımaktadır. Washington'un alternatif koridorlara yönelimi, Pekin'in artan etkisini dengelemeye yönelik daha geniş ölçekli bir stratejik müdahalenin parçası olarak okunmalıdır. Bu çerçevede Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC), Kuşak ve Yol Girişimi'ne karşı geliştirilen bir dengeleme hamlesi niteliği taşımaktadır. Söz konusu girişim, yalnızca ticaret akışlarını çeşitlendirmeyi hedefleyen bir proje olmayıp, küresel tedarik zincirleri ve lojistik ağlar üzerinde Çin'in artan ağırlığını sınırlamaya yönelik jeoekonomik bir karşı strateji olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak, ABD'nin Çin politikası, sistem içi entegrasyon arayışından uzaklaşarak rekabet ve dengeleme ekseninde yeniden şekillenmiştir. Bu yönelim, yalnızca ikili ilişkilerin dinamiklerini dönüştürmekle sınırlı kalmamakta, küresel sistemin yapısal istikametini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda ABD-Çin ilişkileri, giderek sertleşen, çok katmanlı ve süreklilik arz eden bir rekabet niteliği kazanmaktadır.
Hali hazırda devam eden rekabetin, önümüzdeki dönemde daha da derinleşmesi, uluslararası sistemde yeni kırılma hatları ve güç kümelenmeleri üretmesi kuvvetle muhtemeldir. Ekonomik, teknolojik ve jeopolitik alanlara yayılan söz konusu mücadele, küresel düzenin yeniden tanımlandığı bir süreci beraberinde getirmekte; güç dağılımı, ittifak yapıları ve normatif çerçeveler üzerinde kalıcı etkiler yaratma potansiyeli taşımaktadır.