Aciziz, kapına geldik!

Prof. Dr. Haşim Şahin / Sakarya Üniversitesi
09.01.2021

Son günlerin tartışmalı konusu olan yağmur duası, Türk kültüründe, İslamiyet içerisinde, bilhassa Anadolu insanı nezdinde nasıl bir anlam ifade ediyor? İnsanlar binlerce yıldır acaba gerçekten bir karşılığını gördükleri için mi yağmur duasına çıkmaya devam ediyor? Yağmur duası ümmete Hz. Paygamber'in sünnetiydi. Osmanlı döneminde çıkılan yağmur duası öncesinde yoksullara ve diğer ihtiyaç sahiplerine sadaka dağıtılır, verilen hediyelerle çocuklar sevindirilir, vahşi hayvanlar için muhtelif yerlere yiyecek bırakılırdı.



Yaklaşık bir yılı aşkın bir süredir dünyanın ve ülkemizin gündemini meşgul eden, pek çok insanın hayatını kaybetmesine, binlerce insanın acılar çekmesine, toplumun evlerine kapanmasına, ekonomik ve ilmî faaliyetlerin ciddi anlamda zayıflamasına neden olan, dünya devletlerini çaresiz bırakan Covid-19 salgınının verdiği sıkıntıya, son dönemde bir de sıcak ve yağmursuz geçen güz mevsimi, barajlardaki su oranının hatırı sayılır şekilde azalması ve kuraklık tehlikesi eklenince insanlığın geleceği konusundaki karamsarlık daha da artış gösterdi.

İnsanoğlunun vazgeçilmez hayat kaynağı olan suyun azalması, zirai üretimden yeterli verim alınamaması tarih boyunca pek çok salgını takip eden kıtlığın, kuraklıkla birlikte kapımızı çalacağı endişesi toplumun hatırı sayılır bir kesiminde hâkim olmaya başladı. Yağmur yağmaması karşısında geleneksel bir tedbir ve Hz. Peygamber’in sünneti olarak, ülke genelinde Cuma hutbelerinde yağmur duası çağrısı yapıldı. Kadim zamanlardan beri uygulanmakta olan bu ritüel, bazı insanların zihninde Şener Şen’in başrolünü oynadığı meşhur Züğürt Ağa filmindeki yağmur duası sahnesini canlandırıp, hafifçe tebessüm etmelerine neden olsa da, spor adamlarının bile dahil olduğu bazı kesimler tarafından ilkellik veya geri kalmışlık olarak nitelendirildi. Peki gerçekten yağmur duasına çıkmak bir geri kalmışlık ifadesi miydi yoksa köklü bir geçmişe sahip, binyıllardır uygulanmakta olan bir gelenek miydi? Son günlerin tartışmalı konusu olan yağmur duası, Türk kültüründe, İslamiyet içerisinde, bilhassa Anadolu insanı nezdinde nasıl bir anlam ifade ediyordu? İnsanlar binlerce yıldır acaba gerçekten bir karşılığını gördükleri için mi yağmur duasına çıkmaya devam ediyorlardı? Elimizden geldiğince değerlendirmeye bu soruların cevabını vermeye çalışalım.

Benden kalanlar…

Doğduğum ve çocukluk yıllarımın bir kısmını geçirdiğim köyde kuraklık zamanları yağmur duasına çıkılırdı. Bu törenlerden bazılarına ben de katılmıştım. Kendi köyüm olan Pelitçik’in yanı sıra, Çöte, Danişmend, Kösüre, Kızılkuyu, Boyacılar, Niğit, Himmetoğlu, Göynük, Taraklı, Yenipazar, Gölpazarı gibi köy ve kasabalarda, Anadolu’nun hemen her bölgesinde olduğu gibi yağmur duasına çok önem verilirdi. Tören için günler öncesinden hazırlanılır, köyün imamı ve muhtar başta olmak üzere yaşlılar, gençler, kadınlar, çocuklar kısacası hemen herkes bu törenlere katılırdı. O coğrafyada hayvancılıkla uğraşanlar için de çiftçilik yapanlar için de su, hayat demekti. Bu yüzden kurak geçen kışlar, aşırı sıcak mevsimler alın teriyle geçinen insanlar için tam manasıyla bir kâbustu. İşte böylesi kuraklık dönemlerinde ahalinin ilk başvurduğu yöntem yağmur duasına çıkmak olurdu. Yağmur duasına çıkılacağına dair bir gün öncesinden cami minaresinin hoparlöründen duyuru yapılır, ertesi gün caminin avlusunda herkes toplanırdı. İlk olarak cami avlusunda yapılan bir dua ile tören başlardı. Köyün en yaşlısı olan imam, astarı dışa gelecek şekilde ceketini ters giyer – bizim köyde bu işi genellikle Aşır Hoca üstlenirdi-, eller ters çevrilir, yağmur ve bereket vermesi için Allah’a yalvarılır, aminler gökleri inletirdi. Yağmur duası neredeyse ikindi vaktine kadar devam eder, mutlaka birkaç nokta ziyaret edilirdi. Camide başlayan dua, mezarlıkta devam eder, daha sonra köyün hemen yukarısındaki Erenler Tepesi ziyaret edilir ve buradaki evliyaların ruhlarına da dua edilir, nihayet okulun bahçesinde yapılan dua ile yağmur duası sonlandırılırdı. Mezarlığa gidildiğinde, dua için gelen köylüler rahmete kavuşmuş aile büyüklerinin mezarlarının başında Yasin, Tebâreke ve Amme surelerini okurlardı. Bu şekilde ataların gönlü alındıktan sonra hep birlikte mezarlığın girişinde toplu dua edilirdi. Dua sırasında masumiyetlerine ve günahsız olduklarına inanıldığı için bilhassa çocukların dualarına ayrı bir önem verilirdi. Mezarlığın yakınındaki dibeğin tepesine çıkarılan çocukların üzerine, dibeğin etrafında dua ederek dönen kadınlar tarafından daha önce bu iş için hazırlanmış küçük bidonlardaki su dökülürdü. Bu uygulama sırasında bazı çocukların ağlaması, akan saf ve temiz gözyaşına ithafen, o günkü dualar sonunda yağmur yağacağına olan inancı kuvvetlendirirdi. Daha sonra yürüyerek, kurak tarlalar boyunca tekbirler eşliğinde köyün koruyucu evliyalarının mezarlarının bulunduğuna inanılan Erenler Tepesi’ne gidilir, burada üçüncü bir dua daha yapıldıktan sonra, yine tekbirler eşliğinde bu kez köy çocuklarının geleceğinin teminatı olan Köy Okulu’nun bahçesinde bir dua daha yapılır ve dua sona ererdi.

Bu yağmur duası ritüeli aslında Hititler’den beri Anadolu’da uygulanmakta olan yağmur yağdırma ritüelinin İslâmî motiflerle zenginleştirilmiş bir versiyonundan başka bir şey değildi. Yağmur duası, sadece benim çocukluğumu geçirdiğim coğrafyadaki insanlar için değil, Anadolu insanı hatta dünyanın pek çok bölgesindeki ahali için kuraklık zamanlarında sıklıkla başvurulan bir ritüeldi.

Hitit ritüelleri

Yağmur duası günümüzde olduğu gibi geçmişte de zaman zaman bizzat devlet tarafından teşvik edilmekteydi. Yağmur yağdırmak için yapılan dini törenler ve tanrılara dua etme geleneği Hitit, Frig, Sümer, Mezopotamya, Arabistan, Mısır, Eski Yunan, Roma, Orta Asya Türk Devletleri, Hindistan ve Çin gibi kadim medeniyetlerde de sıklıkla görülen bir uygulamaydı. Hititlerde, kuraklık baş gösterdiği zaman, bir sunağın üzerine ekmek bırakılarak gerçekleştirilen bir yağmur yağdırma töreni yapılıyordu. Törende, iki çıplak insan bir tekne içerisine çömelir, bu sırada bir rahip üç kez teknenin etrafında döndükten sonra içerideki insanların üzerine bazı içecekler dökerdi. Tören sırasında yağmur yağması için tanrıçalara kurbanlar sunulurdu. Eski Türklerde yağmur yağdırdığına inanıldığı için Yağmur Taşı da denilen Yada Taşı oldukça önemliydi. Bu taş sayesinde Türkler, bilhassa Şamanların başını çektiği ayinlerde, istedikleri zaman hatta yaz günlerinde bile yağmur yağdırabildiklerine inanıyorlardı. Yada Taşı’nın yağmur yağdırıcı özelliğinin halk arasında nasıl güçlü bir karşılık bulduğu Süheyl Ünver’in naklettiği şu hikâyede açıkça görülür. Rivayete göre, eski zamanlarda Semerkand şehrinde kuraklık baş gösterince, bir tasa su doldurup içerisine Yada Taşı’nı koyarlar ve tası bir kenara bırakırlar. Oradan geçen Hafız adındaki bir adam ne olduğunu bilmeden tastaki suyu içer. O anda yağmur yağmaya başlar ve gece gündüz dinmez. Ahalide sürekli yağan yağmur nedeniyle şehirdeki evlerin ve etraftaki beldelerin harap olacağı korkusu başlar. Bir süre sonra çok susayan Hafız’ın yağmur taşının bulunduğu tastaki suyu içtiği için böyle yağmur yağdığı anlaşılınca zavallı adam şehirden kovulur. O anda şehirdeki yağmur durur. Ancak Hafız’ın yürüdüğü yolları sel basmaya, gittiği şehirlerde şiddetli şekilde yağmur yağmaya devam eder. Herkes hayrete düşer. Hafız, zaman içerisinde kötü bir adam olarak tanınmaya ve gittiği her şehir ve ülkeden kovulmaya başlar. Maveraünnehir’den Horasan’a, Mısır’a kadar bu şekilde devam eder. Bu tarihten sonra da Hafız Yada adıyla anılmaya başlar. Bu hikâye İslamiyet sonrası dönemde de Yada Taşı’nın Türkler arasında kudsiyetini koruduğuna dair güzel bir örnektir.

Bir damla bile düşmeyince

Orta Asya’da Yada Taşı merkezli uygulanan yağmur yağdırma ritüelleri bu şekilde olsa da, İslamiyet’in kabulü ile birlikte İslam toplumlarının genelinde yağmur duasına çıkma geleneği bizzat Hz. Peygamber’in uyguladığı şekilde sürdürülmekteydi. Bu dua kuraklık zamanlarında bizzat Hz. Peygamber’in önderliğinde toplu bir şekilde yapılmakta, dua sırasında nimetini bütün canlılar üzerine indirmesi için Allah’a dua edilmekteydi. Peygamber sünneti olarak kabul edilen yağmur yağması için yapılan bu duaya “istiskâ” denilmekteydi. Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere daha önceki dönemlerde Hz. Musa, Hz. Nuh ve Hz. Hûd tarafından da yağmur yağdırması için Allah’a dua edilmişti. Hz. Peygamber sonrası dönemde Hz. Ömer ve Abbasi halifesi Me’mun zamanında da yağmur duasına çıkıldığı bilinmektedir. Abbasi Halifesi’nin tertip ettiği yağmur duasına Bağdat’taki Yahudi ve Hıristiyanların da katılmasını istemiş, onların katıldığı gün yapılan dua neticesinde yağmur yağmıştı.

Yağmur duası uygulaması Osmanlı döneminde de devam etti. Ahmet Kavas’ın tespitine göre, Osmanlı döneminde yağmur duası töreni Sultan III. Murad devrinde başlamıştı. Onun padişahlık yıllarına rastlayan 16. yüzyılın sonlarında İstanbul’da meydana gelen veba salgını pek çok sayıda insanın ölümüyle neticelenmiş bunu su kıtlığı ve kuraklık takip edince devlet çareyi yağmur duasına çıkmakta bulmuştu. 11 Eylül 1582’de Okmeydanı’nda yapılan törene devlet erkânının yanı sıra âlimler ve mutasavvıflar da katılmış, Ayasofya Camii imamının yaptığı duadan sonra, Sultan III. Murad tarafından kestirilen kurbanlar ahaliye dağıtılmış, mahkûmlar için af getirilmişti. Adı geçen padişahın oğlu olan Sultan III. Mehmed devrinde de ülkede ciddi bir kuraklık baş gösterdi. Bunun üzerine, 1596 yılı içerisinde üç ay arayla, önce Okmeydanı ardından Fatih Camii’nde olmak üzere iki defa yağmur duası yapıldı. Camide hutbeye çıkan Şeyh Hızır Efendi, kıtlık ve kuraklığın sebebinin toplumda rüşvetin yaygınlaşması olduğunu söylemiş, ahaliyi uyarmıştı. Dönemin tarihçisi Selanikî Mustafa Efendi, Fatih Camii’nde yapılan bu dua sırasında akıtılan onca göz yaşına rağmen gökten bir damla bile yağmur düşmemesinin nedeni “kulların doğru yoldan ayrılmaları” olarak göstermişti. Bu durumu düzeltmek isteyen padişah hayli sert tedbirler aldı. Dinin haram kıldığı eylemleri gerçekleştirdiklerine hükmedilen pek çok insan idam edildi, içki yasağı sıkı bir şekilde uygulanmaya başladı, meyhaneler yıktırıldı, fahişelik yapan kadınlar cezalandırıldı. Daha sonra sekiz gün boyunca Ayasofya, Fatih, Beyazıt, Selimiye, Süleymaniye, Şehzadebaşı ve Eyüp Camilerinde dualar edildi. Arşiv belgelerinde yer alan bazı bilgiler Osmanlı döneminde yağmur duasına çıkma uygulamalarının sonraki yıllarda da devam ettiğini göstermektedir.

Dua öncesi hediye

Yağmur duası uygulamaları Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra da -yazımın başında bir örneğini verdiğim üzere- Anadolu’nun pek çok bölgesinde uygulanmaya devam etti. Hz. Peygamber’in sünneti olarak yağmur duası öncesince oruç tutulur, yoksullara ve diğer ihtiyaç sahiplerine sadaka dağıtılır, verilen hediyelerle çocuklar sevindirilir, vahşi hayvanlar için muhtelif yerlere yiyecek bırakılırdı. Yağmur duasına çıkıldığında, muhtemelen bu kültürün bir sonucu olarak gelişen, Yağmur Baba isimlerini taşıyan evliyaların mezarları yahut Yağmurbaba Tepesi gibi makamlar ziyaret edildi. Muhtelif Anadolu şehirlerindeki insanlar kendi yöresel adetlerini de dahil etmek suretiyle yağmur duasına çıkmaya, kuraklığın gitmesi için toplu halde Allah’a yalvarmaya devam ettiler.

hasimsahin@gmail.com