Mizahın tabiatı gereği eleştirel, zaman zaman sarsıcı ve provokatif olduğu kabul edilir. Ancak her mizah aynı zamanda hukuk tarafından korunan bir ifade midir? Bir dinin kutsallarını hedef alan her söylem "eleştiri" olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa belirli bir noktadan sonra "hakaret" niteliği mi kazanır? Bu soruların cevabı yalnızca hukukî değildir. Aynı zamanda ahlâkî, kültürel ve dinî boyutları da vardır.
Prof. Dr. Bülent Şenay/ Bursa Uludağ Üniversitesi
İfade özgürlüğü, çağımızın en temel hukukî ve ahlâkî tartışmalarından biridir. Bu tartışmanın merkezinde ise iki meşru değerin birbiriyle nasıl dengeleneceği sorusu yer almaktadır: Bir tarafta bireyin düşüncesini açıklama özgürlüğü, diğer tarafta ise insanların dinî inançlarına ve kutsallarına duyduğu saygının korunması.
Bu gerilim özellikle mizah söz konusu olduğunda daha da belirgin hâle gelir. Mizahın tabiatı gereği eleştirel, zaman zaman sarsıcı ve provokatif olduğu kabul edilir. Ancak her mizah aynı zamanda hukuk tarafından korunan bir ifade midir? Bir dinin kutsallarını hedef alan her söylem "eleştiri" olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa belirli bir noktadan sonra "hakaret" niteliği mi kazanır?
Bu soruların cevabı yalnızca hukukî değildir. Aynı zamanda ahlâkî, kültürel ve dinî boyutları da vardır.
Bir kimsenin kendi inançlarına yönelik bir şakadan incinmesi veya aşağılanmış hissetmesi son derece anlaşılabilir bir durumdur. İnsanların dinî aidiyetleri, sadece entelektüel kanaatlerinden ibaret değildir; aynı zamanda kimliklerinin, manevî dünyalarının ve toplumsal aidiyetlerinin önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla dinî değerlere yönelik bir mizahın bazı insanlar üzerinde hakarete uğramışlık hissi oluşturması mümkündür.
Bununla birlikte, bireyin duyduğu öznel rahatsızlık tek başına yapılan mizahın hukukî anlamda hakaret olduğu sonucunu doğurmaz. Hukuk, kişisel incinmişlik duygusuyla değil, objektif ölçütlerle hareket etmek zorundadır. Aksi hâlde ifade özgürlüğünün sınırları, toplumdaki en hassas bireyin algısına göre belirlenmiş olur ki, bu durum demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Tam da bu noktada asıl mesele ortaya çıkmaktadır: Eleştiri ile hakaret arasındaki sınır nerede başlamaktadır?
Bu soru yalnızca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin değil, çağdaş anayasa hukukunun ve siyaset felsefesinin de temel meselelerinden biridir. Çünkü ifade özgürlüğü, ne felsefede ne de çağdaş insan hakları hukukunda mutlak bir hak olarak kabul edilmektedir. Her özgürlük gibi onun da başkalarının hak ve özgürlükleriyle dengelenmesi gerekir.
Aynı ilke Müslümanlar bakımından da geçerlidir. Çoğulcu ve seküler bir toplumda yaşayan Müslümanlar, kendi dinlerine yönelik her eleştiri veya mizahı otomatik olarak hakaret kategorisine yerleştiremezler. Nasıl ki başkalarından kendi inançlarına saygı bekliyorlarsa, başkalarının düşünce ve ifade özgürlüğüne de hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde tahammül göstermek durumundadırlar. Saygı tek taraflı bir talep değil, karşılıklı bir hukuk ve ahlâk ilişkisidir.
Bu nedenle cevaplanması gereken temel soru şudur:
Demokratik bir hukuk devletinde ifade özgürlüğünün sınırı nerede çizilmelidir?
Bu yazı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarını, Türk hukukunu ve İslam'ın temel kaynaklarını birlikte değerlendirerek bu soruya cevap aramaktadır.
Eleştiri ile hakaret arasındaki ince çizgi
İfade özgürlüğünün sınırları tartışılırken en çok karıştırılan kavramların başında eleştiri, mizah, tahkir ve hakaret gelmektedir. Oysa demokratik hukuk düzenlerinde bu kavramlar aynı anlamı taşımaz. Bir düşüncenin sert biçimde eleştirilmesi ile belirli bir inanç grubunu aşağılamayı amaçlayan saldırgan bir söylem arasında hukuk bakımından önemli bir fark bulunmaktadır. Bu fark gözetilmediğinde, ya ifade özgürlüğü gereğinden fazla daraltılmakta ya da din ve vicdan özgürlüğü gereği gibi korunamamaktadır.
Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), bu iki temel hakkı birbirine rakip değil, birlikte korunması gereken haklar olarak düzenlemiştir. Sözleşmenin 9. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alırken, 10. maddesi düşünceyi açıklama ve ifade özgürlüğünü korumaktadır. Esasen mesele, bu iki hakkın hangisinin üstün olduğu değil; somut olaylarda aralarında nasıl adil bir denge kurulacağıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) yerleşik içtihadı da tam bu noktada önem kazanmaktadır. Mahkeme, dinlerin, dinî kurumların ve kutsal kabul edilen değerlerin eleştirilebileceğini ilke olarak kabul etmektedir. Demokratik toplumlarda hiçbir din, ideoloji veya dünya görüşü eleştiriden bütünüyle bağışık değildir. Nitekim ifade özgürlüğü, yalnızca toplumun benimsediği veya zararsız gördüğü düşünceleri değil; rahatsız edici, sarsıcı ve hatta incitici bulunabilecek fikirleri de belirli ölçüde korur. Çünkü demokratik toplumların gelişmesi, farklı görüşlerin serbestçe tartışılabilmesine bağlıdır.
Ancak AİHM'nin koruduğu şey her türlü ifade değil, demokratik toplum bakımından meşru kabul edilen ifade özgürlüğüdür. Mahkeme, eleştirinin belirli bir dinin mensuplarını aşağılamaya, küçük düşürmeye veya onlara karşı nefret ve düşmanlığı körüklemeye yönelmesi hâlinde devletlerin müdahale edebileceğini de kabul etmektedir.Başka bir ifadeyle, ifade özgürlüğü nefret söylemi, tahkir ve aşağılamayı sınırsız biçimde koruyan mutlak bir hak değildir.
Bu noktada özellikle şu ayrım büyük önem taşımaktadır: Bir dinin öğretilerini, tarihini veya kutsal metinlerini bilimsel, felsefî veya sanatsal bir çerçevede eleştirmek başka şeydir; o dine inanan insanları aşağılamayı hedefleyen saldırgan ve küçültücü bir dil kullanmak ise başka bir şeydir. Demokratik hukuk düzeni ilkini korurken, ikincisini belirli şartlar altında sınırlandırılabilir görmektedir.
Dolayısıyla hukuk bakımından esas ölçüt, bir kimsenin öznel olarak incinip incinmediği değildir. Çünkü bireysel rahatsızlık duygusu, kişiden kişiye değişebilir. Hukukun aradığı ölçüt, kullanılan ifadenin objektif olarak hakaret, tahkir veya nefret söylemi niteliği taşıyıp taşımadığıdır. Aksi hâlde ifade özgürlüğünün sınırları, en hassas bireyin psikolojik algısına göre belirlenmiş olur ki, böyle bir yaklaşım çoğulcu ve demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Öte yandan bunun tersi de doğru değildir. "Mizah" veya "sanat" kavramlarının arkasına sığınarak her türlü aşağılayıcı söylemin otomatik olarak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi de mümkün değildir. Mizahın eleştirel niteliği onu hukuk üstü bir alan hâline getirmez. Tıpkı siyasal eleştirinin iftira hakkı vermemesi gibi, mizah da hakaret etme imtiyazı sağlamaz.
İşte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin aşağıda ele alınacak kararları tam da bu hassas dengeyi açıklamaktadır. Mahkeme, hem Hristiyanlık hem de İslam hakkında verdiği kararlarla, ifade özgürlüğünün sınırlarının soyut ilkelerle değil, somut olayın şartları içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu nedenle şimdi, AİHM'nin dinî hassasiyetler ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi nasıl kurduğunu gösteren iki temel içtihadı incelemek yerinde olacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Yaklaşımı:
i)Hristiyanların kutsalına saygı: Otto-Premınger-Instıtut / Avusturya kararı
İfade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğü arasındaki denge konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin geliştirdiği içtihadın en önemli örneklerinden biri Otto-Preminger-Institut v. Avusturya (1994) kararıdır. Bu karar, yalnızca Hristiyanlıkla ilgili bir uyuşmazlığın çözümü bakımından değil, demokratik toplumlarda dinî hassasiyetlerin hangi şartlar altında hukukî koruma görebileceğini göstermesi bakımından da temel referanslardan biri hâline gelmiştir.
Olayın merkezinde, Avusturya'nın Tirol eyaletinde faaliyet gösteren bağımsız bir kültür derneği olan Otto-Preminger-Institut bulunmaktadır. Dernek, Das Liebeskonzil (Aşk Konseyi) adlı filmi sinemasında göstermeyi planlamıştır. Ancak filmin tanıtımı yapıldıktan sonra içeriğinin, Hz. İsa'yı, Hz. Meryem'i ve Teslis inancını alaycı, aşağılayıcı ve hakaret içeren sahnelerle konu edindiği anlaşılmıştır. Bunun üzerine yerel mahkemeler, filmin Katolik toplumun dinî duygularını ağır biçimde incittiği ve kamu düzenini bozma ihtimali bulunduğu gerekçesiyle gösterimini yasaklamış, film kopyalarına da el konulmasına karar vermiştir.
Başvurucu dernek, bu kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek AİHM'ye başvurmuştur. Mahkeme ise meseleyi yalnızca sanat özgürlüğü açısından değil, aynı zamanda Sözleşme'nin koruduğu diğer temel haklar bakımından da değerlendirmiştir.
AİHM, kararında önemli bir ilke ortaya koymuştur. Mahkemeye göre demokratik toplumlarda dinler, dinî kurumlar ve kutsal kabul edilen değerler eleştirilebilir; hatta bu eleştiriler zaman zaman sert, sarsıcı ve rahatsız edici olabilir. Ancak ifade özgürlüğü, belirli bir dinin mensuplarını aşağılamayı veya onların dinî inançlarını küçük düşürmeyi amaçlayan saldırgan söylemleri mutlak biçimde korumaz.
Mahkeme özellikle şu noktaya dikkat çekmiştir: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin korumaya çalıştığı demokratik toplum düzeni, yalnızca ifade özgürlüğünün değil, aynı zamanda başkalarının din ve vicdan özgürlüğünün de güvence altına alınmasını gerektirir. Bir başka ifadeyle, çoğulculuk yalnızca konuşma hakkını değil; insanların inançlarını barış içinde yaşayabilme hakkını da içerir.
Bu çerçevede Mahkeme, Avusturya makamlarının müdahalesini "demokratik bir toplumda gerekli" ve "başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik meşru bir tedbir" olarak değerlendirmiştir. Karar altıya karşı üç oyla verilmiş; çoğunluk, devletin bu olayda sahip olduğu takdir yetkisinin sınırlarını aşmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Şüphesiz bu karar, hukuk öğretisinde yoğun tartışmalara konu olmuştur. Bazı hukukçular, dinî hassasiyetlerin korunması adına ifade özgürlüğünün gereğinden fazla sınırlandırıldığını savunmuş; bazıları ise çoğulcu toplumlarda dinî barışın korunabilmesi için devletlerin belirli durumlarda müdahale yetkisine sahip olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu tartışmalar bugün de devam etmektedir.
Ancak tartışmaların varlığı, kararın hukukî önemini ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü AİHM burada ilk defa açık biçimde şu ilkeyi ortaya koymuştur: Bir dinin kutsallarını hedef alan aşağılayıcı ve tahkir edici ifadeler, belirli şartlar altında ifade özgürlüğünün mutlak koruması dışında kalabilir.Mahkeme'nin kullandığı ifadeyle, insanların derin saygı duydukları dinî değerleri aşağılayan saldırılar, kamu otoritesinin müdahalesini meşru kılabilecek nitelikte görülebilir.
Bu kararın bizim açımızdan önemi yalnızca Hristiyanlıkla ilgili olması değildir. Asıl önemli olan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin aynı ilkeyi daha sonra İslam'a ilişkin uyuşmazlıklarda da uygulamış olmasıdır. Böylece Mahkeme, dinî hassasiyetlerin korunması konusunda yalnızca Hristiyanlık lehine değil, genel ve ilkesel bir yaklaşım benimsediğini göstermiştir.
Nitekim bu yaklaşımın İslam bakımından en önemli örneği, Türkiye'den gelen İ.A. v. Türkiye davasıdır. Bu karar, ifade özgürlüğü ile Hz. Muhammed'e yönelik aşağılayıcı söylemler arasındaki hukukî sınırın AİHM tarafından nasıl çizildiğini göstermesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.
ii) Müslümanların kutsalına saygı: İ.A. v. Türkiye kararı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin dinî değerlere ilişkin yaklaşımının gerçekten ilkesel olup olmadığını anlamanın en doğru yolu, aynı ölçütlerin farklı dinler bakımından nasıl uygulandığına bakmaktır. Eğer Mahkeme yalnızca Hristiyanlığın kutsallarını koruyor, buna karşılık İslam söz konusu olduğunda farklı bir standart benimsiyorsa, ortada hukukî tutarlılıktan söz etmek güçleşecektir. Buna karşılık aynı hukukî ilkelerin farklı dinler bakımından da uygulanması, Mahkemenin belirli bir dini değil, demokratik toplum düzenini ve temel haklar arasındaki dengeyi korumaya çalıştığını göstermektedir.
Bu bakımdan İ.A. v. Türkiye kararı, AİHM içtihadının en önemli dönüm noktalarından biridir.
Başvuruya konu olayda, İslam dini, Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur'ân hakkında son derece ağır, aşağılayıcı ve alaycı ifadeler içeren bir kitabın Türkiye'de yayımlanması üzerine, yayıncı hakkında ceza davası açılmıştır. Yerel mahkemeler, kullanılan ifadelerin yalnızca dinî eleştiri sınırları içinde değerlendirilemeyeceği, aksine Müslümanların kutsal saydığı değerlere yönelik açık bir tahkir niteliği taşıdığı kanaatine vararak mahkûmiyet kararı vermiştir.
Bunun üzerine başvurucu, cezalandırılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddiasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmuştur.
Mahkeme ise meseleyi yalnızca ifade özgürlüğü perspektifinden değerlendirmemiştir. Daha önce Otto-Preminger kararında yaptığı gibi burada da ifade özgürlüğü ile başkalarının din ve vicdan özgürlüğü arasında adil bir denge kurulması gerektiğini esas almıştır.
Yapılan inceleme sonunda AİHM, Türkiye'deki mahkemelerin değerlendirmelerinin keyfî olmadığına hükmetmiştir. Mahkemeye göre, söz konusu ifadeler, dinî bir düşüncenin eleştirisini aşarak Hz. Muhammed'i doğrudan hedef alan, incitici ve aşağılayıcı bir dile dönüşmüştür. Bu nedenle devletin müdahalesi, demokratik toplum düzeninde başkalarının dinî duygularının korunmasına yönelik meşru bir amaç taşımaktadır.
Kararın dikkat çekici yönü, Mahkemenin "edebî eser", "sanatsal ifade" veya "eleştirel düşünce" gibi kavramların tek başına mutlak bir koruma sağlamadığını açıkça ortaya koymuş olmasıdır. Bir metnin edebî nitelik taşıması veya dinî konuları tartışması, kullanılan dilin aşağılayıcı ve tahkir edici olması hâlinde, onu otomatik olarak ifade özgürlüğünün mutlak koruması içine sokmamaktadır.
Dolayısıyla AİHM, Türkiye'deki mahkûmiyet kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesini ihlal etmediğine hükmetmiştir. Çünkü Mahkemeye göre burada devletin müdahalesi, ifade özgürlüğünü keyfî biçimde sınırlamaya değil; din ve vicdan özgürlüğü ile kamu düzeninin korunmasına yönelik meşru ve orantılı bir amaca dayanmaktadır.
Bu kararın önemi, yalnızca Türkiye bakımından bağlayıcı sonuçlar doğurmuş olmasında değildir. Daha önemlisi, Mahkemenin Hristiyanlık hakkında benimsediği temel yaklaşımı İslam bakımından da sürdürmüş olmasıdır. Böylece AİHM, dinî hassasiyetlerin korunmasına ilişkin değerlendirmelerinde çifte standart uygulamadığını; hangi dine ait olursa olsun, ağır tahkir ve aşağılamaya dönüşen söylemlerin belirli şartlar altında ifade özgürlüğünün dışında kalabileceğini ortaya koymuştur.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken husus şudur: Mahkeme hiçbir kararında "din eleştirilemez" dememektedir. Tam aksine, dinlerin ve dinî düşüncelerin eleştirilmesini demokratik toplumun doğal bir parçası olarak görmektedir. Ancak eleştiri ile hakaret arasındaki sınır aşıldığında; amaç, düşünceyi tartışmak değil de inananları aşağılamak hâline geldiğinde, devletlerin müdahale yetkisini meşru kabul etmektedir.
Başka bir ifadeyle AİHM'nin koruduğu şey kutsalların eleştiriden muaf tutulması değil; demokratik toplumun birlikte yaşama ahlâkının korunmasıdır. Çünkü çoğulculuk, yalnızca farklı düşüncelerin varlığını değil, bu farklılıkların karşılıklı saygı içinde bir arada yaşayabilmesini de gerektirir.
Otto-Preminger ile İ.A. v. Türkiye kararları birlikte okunduğunda ortaya çıkan ortak ilke şudur: İfade özgürlüğü demokratik toplumun temelidir; ancak bu özgürlük, başkalarının din ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldıracak ölçüde aşağılayıcı ve nefret üretici bir dile dönüştüğünde mutlak koruma alanının dışına çıkabilmektedir.
Ne var ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi burada da durmamıştır. Mahkeme, dinî hassasiyetlerin korunmasına ilişkin devlet müdahalelerini değerlendirirken bir üçüncü ilke daha geliştirmiştir. Bu ilke, devletlere tanınan "takdir yetkisi" (margin of appreciation) doktrinidir. Çünkü Avrupa'nın farklı toplumlarında din, ahlâk ve kamu düzeni konularında ortak ve tek tip bir anlayışın bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenle Mahkeme, belirli şartlar altında ulusal makamların kendi toplumlarının ihtiyaçlarını daha yakından değerlendirebileceğini kabul etmektedir.
İşte bu yaklaşım, en açık biçimde AİHM'in Wingrove/Birleşik Krallık (1996) kararında da ortaya konulmuştur.
Bugün ifade özgürlüğü ile kutsala saygı arasındaki tartışmalar çoğu zaman karşıtlık dili üzerinden yürütülmektedir. Oysa hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik içtihadı hem de Kur'ân ve Sünnet'in ortaya koyduğu ahlâkî çerçeve, bu iki değerin birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan ilkeler olabileceğini göstermektedir. Demokratik toplum, yalnızca insanların konuşabildiği değil; aynı zamanda birbirlerinin en derin inançlarını aşağılamadan birlikte yaşayabildiği toplumdur.
Bu sebeple ifade özgürlüğü hiçbir zaman hakaret özgürlüğü değildir. Aynı şekilde dinî hassasiyetler de eleştiriden bütünüyle bağışık değildir. Hukukun görevi, bu iki temel hakkı adil biçimde dengelemektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Otto-Preminger, Wingrove ve İ.A. v. Türkiye kararları da esasen bu dengeyi kurmaya çalışmaktadır.
Ne var ki hukukun sağlayabileceği denge, toplumsal barış için tek başına yeterli değildir. Hukuk, kamu düzenini koruyabilir; fakat kalplerde saygı üretemez. Mahkemeler hakareti cezalandırabilir; fakat insanlara nezaketi öğretemez. Toplumsal birlikte yaşama kültürünü ayakta tutacak olan, hukuktan önce ahlâktır. İSLAM'a göre ifade özgürlüğü ve kutsala saygı
İşte bu noktada Kur'ân-ı Kerîm'in ortaya koyduğu ilke, hukukî sınırın ötesine geçmektedir. Kur'ân, müminlere yalnızca başkalarının kutsallarına hakaret etmemelerini emretmez; aynı zamanda kendilerine yönelen incitici sözler karşısında sabrı, vakarı, mağfireti ve hikmeti tavsiye eder. Hz. Peygamber'in sünneti de aynı ahlâkî çizgiyi sürdürür. Hakarete hakaretle değil; vakar, adalet ve güzel ahlâkla karşılık vermek, İslâm'ın bireysel ve toplumsal ilişkilerde inşa etmek istediği üstün ahlâkın temelidir.
İslam sözkonusu olduğunda, müslüman çoğunluklu ama çoğulcu ve seküler bir toplumda yaşayan dindar insanların eleştiri ve mizah konusunda daha müsamahakar bir kültür geliştirmeleri de 'şeriata uygun bir zorunluluk'tur. Kuran-ı Kerim'de bir taraftan inançsızlara/kafirlere bile "hakaret ve aşağılama" (onların da müslümanlara hakareti) kesin ifadeyle yasaklanmışken, diğer yandan İslam inancına aykırı ve hatta incitici söylemlere karşı "tahammüllü" (sabrlı-orantılı tepkiyle) davranılması pek çok ayette beyan edilmiştir. Bu konuda Hz. Peygamber'in sahih hadisleri/nasihatleri de vardır.
Mesela En'âm Suresi (6) 108nci ayette şöyle beyan edilir: وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمۗ - كَذَٰلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ Ayetin meali şöyledir: "Allah'tan başka yalvardıkları/dua ettikleri/tapındıkları varlıklara hakaret edip sövmeyin ki, sonra onlar da cahilce düşmanlık ederek Allah'a sövmesinler. Böylece biz her topluluğa kendi işlerini çekici gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir."
Kamu vicdanı açısından İslam inancına aykırı ve hatta incitici söylemlere karşı "tahammüllü" (mağfiretle) davranılması hususunda da şu ayetleri örnek verebiliriz:
قُلْ لِلَّذِينَ آمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ أَيَّامَ اللَّهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ Bu ayetin manası şudur: "İman edenlere söyle: Allah'ın (hesap ve ceza) günlerinin geleceğine inanmayanları (inkarcıları) affetsinler. Çünkü Allah, her topluluğu kazandıklarıyla cezalandıracaktır (veya mükâfatlandıracaktır)." (Câsiye 45:14)
Aynı şekilde, İslamsızların (Müşriklerden ve Ehli Kitab'tan bazı insanların) Müslümanlara "incitici sözler" söyleyebilecekleri, Müslümanların buna karşı sar ve takvaya tutunmaları emredilmektedir. Bu kolay olmayan ancak olması gereken bir ÜST(ÜN) KÜLTÜR ve AHLAKtır.
لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا أَذًى كَثِيرًا ۚ وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ ذَٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ "Mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka imtihan edileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok incitici söz ('çok eza / eziyet verici' ifadesi geçiyor) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ sahibi olursanız, işte bu azmedilmeye değer işlerdendir." (Âl-i İmrân 3:186)
Bütün ayetleri buraya yazamayacağımız için bir örnek daha verelim ve oradan hadis-i şeriflere geçerek bitirelim. Kuran-ı Kerim'de her eleştiri ve sataşmaya hemen ceza kesen çatışmacı bir tepki önerilmemektedir. Boş söz (lağw) işitilince yüz çevirip vakarla davranmak öğütlenmektedir. Kamu otoritesi ceza verebilir. Bunu yukarda izah ettik. Bu da dini sebeple değil, kamu düzeni ve barışı gerekçesiyledir. Toplum ve bireyler ise, şiddet ve açık küfür-hakaret olmadıkça misliyle (mizahsa mizah, sanatsa sanat) tepki verme kültürü geliştirmelidir. Mesela şu ayet buna işaret etmektedir. وَإِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ أَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ ۖ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَا نَبْتَغِي الْجَاهِلِينَ "Boş (yani değersiz) söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve derler ki: 'Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm olsun. Biz cahillerle uğraşmayız." (Kasas 28:55)
Kur'ân, İslâm'a aykırı inanç ve düşüncelerin eleştirisini meşru görmekle birlikte, bunun hakaret, sövme ve aşağılamaya dönüşmesini yasaklamakta; müminlere ise sabır, hikmet, nezaket ve ahlâkî üstünlükle hareket etmelerini emretmektedir. Bu konuda esbab-ı ve vasat-ı nüzul bağlamında Mekke dönemi-Medine dönemi ayrımı mutlaklaştırılmamalıdır.
Kur'ân'daki bu çerçeveyi tamamlayan çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Özellikle hakarete hakaretle karşılık vermemek, sövme ve lanet dilinden kaçınmak, cahillerin eziyetine sabretmek ve affediciliği tercih etmek Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sünnetinin temel ahlâkî ilkelerindendir. Bunlardan en önemli bazıları şunlardır. Bir beyanında Hz. Peygamber bizleri şöyle uyarmıştır: لَيْسَ الْمُؤْمِنُ بِالطَّعَّانِ، وَلَا اللَّعَّانِ، وَلَا الْفَاحِشِ، وَلَا الْبَذِيءِ لَيْسَ "Mümin; insanları ayıplayan, çok lanet eden, hayâsız ve ağzı bozuk kimse değildir." (Kaynak: Tirmizî; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned.) Bu hadiste geçen "ta'an" ( (الطَّعَّانkavramı, "çok aşırı tepki veren" anlamında, "la'an" (اللَّعَّان) ise çokca lanet okuyan beddua eden" manasınadır. Yani haklı da olsan böyle olmamak öğütlenmektedir.
Şu hadisi şerife ne dersiniz? Zor ama işte 'üstün insan' bu:صِلْ مَنْ قَطَعَكَ، وَأَعْطِ مَنْ حَرَمَكَ، وَاعْفُ عَمَّنْ ظَلَمَكَ، وأحسنْ إلى مَنْ أساءَ إليكَ ، وقُلْ الحقَّ ولَوْ على نفسِكَ"Seninle ilişkisini kesene sen git, seni mahrum bırakana sen ver, sana zulmedeni sen affet, sana kötü davranana sen iyi davran, aleyhine de olsa doğru sözlü ol." (Kaynak: Buhari ve Ahmed b Hanbel Müsnedi). Elbette tarih boyunca bu ilkelerin her zaman mükemmel biçimde uygulandığını söylemek mümkün değildir. Ancak normatif ideal bakımından her iki yaklaşım da farklı inanç ve dünya görüşlerinin ortak bir kamusal ahlâk üzerinde buluşabileceğini kabul etmektedir.
Makul çoğulculuk, örtüşen uzlaşı ve maruf kültürü
Modern siyaset felsefesinde John Rawls'un "makul çoğulculuk" (reasonable pluralism) ve "örtüşen uzlaşı"(overlapping consensus) kavramlarıyla açıklamaya çalıştığı birlikte yaşama zemini, İslâm düşüncesinde maruf, tearüf, tesanüd, teâvün, tesamüh ve tedâfu' gibi Kur'ânî ve Nebevî kavramlarla asırlar önce farklı bir dil içinde ifade edilmiştir.
Hipermodern çağın en büyük ihtiyacı da tam burada ortaya çıkmaktadır. Özgürlük ile saygıyı, hukuk ile ahlâkı, çoğulculuk ile ortak iyiyi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak görebilmek... Gerçek medeniyet, yalnızca haklarını bilen insanların değil; haklarını kullanırken başkalarının onurunu da koruyabilen insanların kurduğu medeniyettir.
Bu sebeple mesele yalnızca bir komedyenin mahkûm edilip edilmemesi değildir. Asıl mesele, çoğulcu toplumlarda ifade özgürlüğü ile din ve vicdan özgürlüğü arasında adil bir denge kurabilmektir. Hukuk bu dengenin asgarî şartlarını belirleyebilir. Fakat onu kalıcı hâle getirecek olan, Kur'ân'ın emrettiği hikmet, Hz. Peygamber'in öğrettiği nezaket ve insanlığın ortak vicdanında karşılığını bulan adalet ahlâkıdır.Makul çoğulculukta toplumun farklı kesimleri, bir maruf kültüründe yani örtüşen uzlaşıda birlikte yaşayabilmelidirler.