Akademik apartheid

BİLAL ÖĞÜT / Yüksek Lisans Öğrencisi
23.01.2016

Her ulus-devlet gibi modern Türkiye devleti de katastrofik bir başlangıca, kurucu travmalara sahiptir.



İnsanların birbirlerine temelde din vasıtasıyla bağlandığı -ve dolayısıyla yine din sebebiyle birbirlerinden ayrıldığı- millet mefhumundan, bu bağın yerini yapay/inorganik bir etnisite ya da vatandaşlık bağının aldığı ulus kavramına geçiş kolay olmadı. Bu geçişin bedelini Aleviler, Kürtler, Sünnî Anadolu halkı ve gayr-ı Müslimler (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler...) gibi pek çok kesim ödemeye mahkûm edildi. Fakat gerilimin evrenselleştiği dikotomi millet ve ulus, yani din ve sekülerizm dikotomisi olduğu için -diğer hiçbir zulmü ikincilleştirmeden- nevzuhur ulus-devletin en büyük travmasını dînin/İslâm’ın teşkil ettiğini söyleyebiliriz.

Kurulduğu günden bu yana modern Türkiye devletinin temel paradigması, icraatlarını İslâm’ın antitezi oluşuna referansla gerçekleştirmesi olmuştur. Lacan’cı psikanalitik ıstılahla söyleyecek olursak; her Türkiye vatandaşı, “devlet baba”nın kişiyi dinden (keyif dolu ana rahmi, jouissance) kastre etmesi, din düzenine dönüşü yasaklaması ile failleşmiştir ve seküler sembolik düzen bu kurucu yasakla husûle gelmiştir. (Seküler mizah dergilerindeki zelil Müslüman figürlerinin [ağzından salyalar saçan seksomanyak imam, cehâletten kırılan başörtülü kadın] bu kadar keyif dolu oluşunun sebebi bu kastrasyondur.) Nitekim hepimize laikliğin -böyle bir şey mümkünmüş gibi- “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olduğu öğretildi. Medreselerin, tekkelerin ve dergâhların kapatılması; cübbe ve sarık yerine batılı kıyafetlerin icbar edilmesi (şu an hepimizin en standart kıyafetlerinden olan yakalı gömleklere Frenk gömleği denmesi çok eski bir hâdise değildir); dilin devrilmesi hep bu paradigmanın sonucunda vukû bulmuş hususlardır.

Dogmatik bir yapı

Çektiği filmde oynattığı imama asık suratlı bir sapıktan başka rol biçmeyen; yaptığı haberde liseli çocukların namaz kılmasını skandal diye veren; başörtülü kadınları aklı kıt, pasif zavallılar addeden bir paradigmanın içine doğmuş herkes bu ırkçı perspektifle belli bir dereceye kadar mâlûldür. Böyle bir ülkede akademisyen olmak, sosyal bilimlerle iştigal etmek demek tam da bu failleşme süreciyle yüzleşmek, bu sürecin yapısını sökmek demek olmalıyken ve dolayısıyla sosyal bilimci akademisyenlerin bu hususta en yüksek şuura sahip kimseler olması gerekiyorken vaziyetin neredeyse bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. Dürüst olmak gerekirse, Türkiye akademisi bu failleşme sürecinin çözümlemesini yapmak bir kenara, onu daha da tahkim eden ve Müslümanlar hakkındaki her türlü şuurdışı kabulü olduğu gibi sahiplenen bir dogmatik cemaattir. İhtisas yaptıkları alanın bir takım bilgilerini haiz olmaları dogmalarını katmerlendirmekte, yanılsamalarını güçlendirmektedir.

Kapalı, seküler cemaat

Ülkenin en elit okullarının sosyal bilimcilerinin neredeyse firesiz bir şekilde AK Parti ve Erdoğan karşıtı oluşunun bir tesadüf olduğu söylenebilir mi? Sadece bu sosyolojik olguya bakarak bile akademinin kapalı bir seküler cemaat olduğunu söylemek mümkün. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı duydukları fanatik nefret, içinden geçtikleri mezkûr failleşme sürecine mesafe almakta gösterdikleri acziyete dolaysız bir şekilde merbuttur. Zira kendi failliklerine dair kapıldıkları yanılsama, ötekiyle ilişkinin diyalektik tabiatından ötürü hiçbir şekilde tek taraflı değildir.

Kendini tanımayan, kendinden önce -tavassutuyla kendini tanıdığı- ötekiyi tanımaz. Kendi kolonyal failliklerinden ne kadar bîhaberlerse, Erdoğan’ın şahsında tecessüm eden Müslüman cemaate de en az o kadar yabancıdırlar. Kendi kolonyal failliklerine ve kolonyal efendilerinin rol modelliğine ne kadar âşıklarsa, Erdoğan’dan ve temsil ettiği her şeyden de o kadar nefret etmektedirler.

Herkesin ve her şeyin yapısökümünü yapmaya ahdetmiş bu akademik apartheid, söz konusu kendi failliklerinin deşilmesi olduğunda sus pus olmakta ve bu hususta herhangi bir çaba sarf etmemektedir. Seksomanyak imam filmleri izleyip Uğur Dündar’ın korku filmi efektli “Lisede namaz skandalı!!!” haberlerini dinleyerek ve başörtülülerin de geri zekâlı olduğunu öğrenerek failleşmiş kimseler olarak nasıl bir ırkçı şuurdışıyla sakatlanmış olduklarını tespit edememekte ve kendi fâillikleri konusunda câhil kalmaktadırlar. Kendileri hakkında ürettikleri fantezilerin (üstün olmak, AKP’ye oy verip duran zavallı halkın göremediği hakikatleri görmek) mecbûrî öteki veçhesi, halk hakkında ürettikleri fantezilerdir elbet (halkın koyun sürüsü olması, câhil olması, ancak kendilerinin görebileceği bazı hakikatlerden mahrum olması ve sâire). Fakat vaziyetin böyle olduğunu hiç böyle bir sarâhatle teslim etme dürüstlüğünü de göstermezler. Bu dürüstlükten mahrumiyetlerinin bahanesi, söylemlerinde Müslümanları direkt hedef aldıklarının ender görülmesidir.

Zizek bakışıyla

Bu bahaneyi boşa çıkarmak için vurgunun şuurdışı mefhumunda olduğunu belirtmek şart. Aksi takdirde hemen kol kola dolaştıkları “anti-kapitalist Müslümanlar”a, başörtülüler için yaptıkları eylemlere ve sâireye işaret edip Müslümanlarla ne kadar da sorunsuz olduklarını göstermeye girişiyorlar. Fakat Müslümanlarla sorunsuz olduklarını göstermeye çalışmalarının zaten Müslümanlarla sorunlu olduklarını göstermesi bir yana, burada şuurdışından bahsediyoruz. Akademik apartheid’ın sıkı dostu olacak kadar aynı ırkçı şuurdışından muzdarip olsa da Slavoj Zizek’in bu hususu mükemmelen izah eden bir film okuması vardır. Sound of Music isimli film, temelde anti-faşist Avusturyalıların Nazi işgaline direnişi hakkındadır. Fakat, der Zizek, senaryoya biraz daha yakından bakınca görürüz ki bu küçük anti-faşist Avusturyalılar aptallıkları, folklorik kıyafetleri ve anti-entelektüellikleriyle tam da birer kahraman faşist Nazi’dir aslında. İşgalci Nazilerse genelde asker değildirler; iyi giyimli, pahalı sigaralar içen, ince bıyıklı bürokratlardır — âdetâ yozlaşmış, kozmopolitan bir Yahudi karikatürüdürler.

Akademik apartheid’ın söylem seviyesinde Müslümanlarla hiçbir sorunu yoktur. Sorsanız Erdoğan’dan nefret etmelerinin Müslüman oluşuyla zinhar alâkası yoktur. Yaptıkları onca başörtüsü eylemi, Deniz Gezmiş’in Filistin’e gitmesi, Boğaziçi’nde işgal ettikleri Starbucks’ta Müslüman arkadaşları için ayırdıkları mescit ve sâire, Müslümanlara dair hiçbir menfî bakışları olmadığını yeterince ispat eder nitelikte değil midir? Bu soruya ancak şuurdışı boyutu ihmal edildiği takdirde aceleci bir evet cevabı verilebilir. Zira İslâm hakkında tek bir müspet anlatı duymadan, Müslümanların sadece zelilleştirildiği bir medyaya mâruz kalarak failleşen kimselerin -bütün taşralılığıyla Müslüman Anadolu halkının vücut bulduğu Nihâî Müslüman olarak gördükleri- Erdoğan’dan amansız bir şekilde nefret etmelerini tek başına Erdoğan’ın yanlışlarına indirgemek mümkün değildir. Tıpkı Obama’dan nefret eden beyazların nefretlerinin Obama’nın yanlışlarına indirgenemeyeceği gibi.

Militan dili

Bu akademik apartheid’ın son icraatı 1128 akademisyenin imzaladığı bir “barış” bildirisi oldu. Bildiriyi bu kimseler değil de Çınar’da patlattığı bombayla bir bebek ve iki çocuğu öldüren PKK’lı terörist yazmış olsaydı bildirinin militan dilinde bir hafifleme olur muydu sorusu bir tarafa; Çınar katliamının -devleti katliamla, kıyım yapmakla itham eden- bu talihsiz bildiriden hemen sonra gelmiş olmasının sebebi PKK’nın, bildiride isminin geçmemesine içerleyip sesini bir cinayetle daha duyurmak istemiş olması olabilir. 1984’teki -savaş ilan etmekle mükellef- Barış Bakanlığı’nın isminde “barış” geçmesi ironisini andıran bu adâletsiz “barış çağrısı”nın tüm bu sorgulanmamış failleşmeyle yakın irtibatı bulunduğunu belirtmek gerek. Son 13 senedir en büyük ötekileri olan Müslümanların “işgal” ettiği bu devlete, bu devletin politikalarına ve o devlete her seferinde sahip çıkan halka bu kadar yabancı ve düşman olmaları kendilerini tanımamalarından, kendilerini tanımamalarından ötürü ötekiyi (yüzde 99’u Müslüman olmasa da kâhir ekseriyetinin İslâm’la bir şekilde irtibatlandığı halk) tanımamalarından ve hepsinden de kötüsü, bu tanımama hâlinin yol açtığı yanılsamayı tespit edememelerinden mütevellittir.

Akademik apartheid’ın kendine ve halka dair kapıldığı bu çift boyutlu fetişist yanılsama da bir başka yazının konusu olsun.

Türkiye’nin her alanda yaşadığı demokratik dönüşüm rüzgârına müthiş bir direnç gösteren “son kale”lerden biri olarak akademinin de artık demokratikleşmesi, kendi hastalıklı mâzisiyle yüzleşmesi gerekmektedir. Ötekinin yapısökümünü yapmaya bayılan bu insanların ve akademi müessesesinin yapısı artık sökülmeli, ideolojileri kritik edilmeli; Boğaziçi sosyolojinin sosyolojisi yapılmalıdır. Antropologlar “ilkel kabileler”i “incelemek”ten vazgeçtiklerini ilan edeli epey oldu fakat henüz kendilerinin antropolojilerini yapacak seviyeye gelemediler. Bölümlerde çevirdikleri bütün entrikalarla, önü arkası kesilmeyen dedikodularıyla, kendi içlerindeki ideolojik ayrışmalarla akademisyenlerin antropolojisini yapmanın zamanı gelmedi mi?

bilalogut@gmail.com